Araştırma-İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Araştırma-İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 23

Morgedik Gezisi


Erciş’in Morgedik Köyü’nde projelendirme işlemi 1959 yılından beri yapılan ama bir türlü çalışmamalara başlanılamayan Morgedik Barajı, Ekim 2008 yılında ilk kazmanın vurulmasıyla yapılmaya başlandı. Aradan geçen yaklaşık bir yıllık çalışmaların gözlenebilmesi ve halkın çalışmaları yakından görmesi için 18 Temmuz 2009 tarihinde Van milletvekili Kerem Altun, Erciş Kaymakamı Ferhat Kurtoğlu, Erciş Belediye Başkanı Fatih Çiftci, İlçe Emniyet Müdürü Salih Metin Mete, mülki amirler, basın mensupları ve halktan bir grubun da katılımıyla baraj çalışmaları yerinde gözlendi.



Ali Dağer ve Nihat Çavuşoğlu haberdar etmeseler benim de bu geziden haberim olmayacaktı. Nazik davetlerini kabul edip, gayri-resmi basın olarak ben de yanlarında yerimi aldım. Belirtilen Cumartesi sabahı dokuz buçuk itibariyle hükümet konağı önünde buluşuldu. Selamlaşma faslından sonra araçlara binilerek baraja doğru hareket edildi. Baraj ilçe merkezine 39 km. uzaklıkta ve baraja 108. Alay Komutanlığı yolu üzerinden, yani otogarın karşı tarafındaki yoldan gidiliyor. 108. Alaydan sonra ilk olarak Keklikova Köyü ile karşılaşılıyor. Daha sonra sırayla, Pay, Kızılören, İmamabdal, Yankı Tepe ve Morgedik köyleri geçilerek baraj sahasına ulaşılıyor. Yol toprak yol olup yaklaşık bir saat zaman almakta.


Yol boyunca derin vadilerle karşılaşmak mümkün. Doğanın bin bir güzelliği size yeni bir keşif tadı veriyor. Şehrin bunaltıcı ve kalabalık atmosferi yerini tek tük yerleşim yerlerine ve yeşilliğe bırakıyor.


Morgedik Köyü geçildikten sonra Deliçay üzerine yapılan barajın inşaatı görülüyor. Baraj bir yıllık çalışmayla yüzde otuz düzeyinde bitirilmiş. Derivasyon tünelinin giriş partalına gelince müteahhit ve mühendis basını ve halkı bilgilendirmek için önlerinde haritayı tutarak baraj hakkında teknik bilgiler vermeye başlıyorlar. Derivasyon tüneli barajın ana gövdesinde akarsu yatağını değiştirmek için yapılan dairesel ya da at nasıl biçiminde bir tünel. Planlanan tünel 341 metre uzunluğunda olacak. Giriş betonu dökülmüş fakat kazı çalışması henüz başlanmamış. Tünelin bitmesi çok önemli, zira çökmelerin olması durumunda inşaatın planlanandan uzun sürme ihtimali var. Baraj inşaatında 30 civarı araç ve 70 personel çalışıyor. İnşaat mühendisi Mahfuz Döğer her gün sabah dört buçukta kalktığını, beş buçukta iş başı yaptıklarını ve çalışmaların gece dokuz civarına dek sürdüğünü söylüyor.

Bölge oldukça yüksek, barajın kotu 2231. Bu kottan yüksek ilk baraj Erzurum’da bulunuyor. Morgedik Barajı ise ikinci en yüksek baraj özelliğini taşıyor. Barajın gövde yüksekliği 59 metre ve kapsadığı havza alanı 900 km2. Deliçay oldukça temiz bir suya sahip, bu nedenle sadece sulama amacıyla kullanılacak bu barajı da daha önemli kılmakta. Yetkililerin verdiği bilgilere göre bu özelliği nedeniyle uzun yıllar barajdan istifade etmek mümkün.


Morgedik Barajı DSİ’ye sunulan projeler içinde verimlilik bakımından en verimli projelerin başında geliyor. Kerem Altun, “Sulamadaki en önemli özellik kapalı kanal yağmurlama ve damlama özelliğini taşıyor. Bu da bölgede ilk ola açısından çok önemlidir. Doğu Anadolu Bölgesinde bu yöntemle yapılmış baraj yok. Bu bizim ilçemize, bölgeye, hem iklim açısından, hem tarım alanlında çok büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz. Bu sulama sayesinde çok daha iyi şartlara kavuşacaktır” diyerek barajın önemli bir özelliğine dikkat çekiyor. Yetkililerin hesabına göre baraj 2012 yılında bitirilecek ve yaklaşık 17 500 hektar tarım alanını sulayacak.

Gerek Kaymakam Ferhat Kurtoğlu’un gerekse de Belediye Başkanı Fatih Çiftçi’nin dikkat çektikleri nokta, Erciş’in tarımsal olarak bu baraj sayesinde tarım ürünlerinden maksimum seviyede verim alacağıydı. Çünkü barajın sulama sisteminden yararlanacak köylerin çoğu su sorunu yaşamakta ve bu sayede alternatif ürün seçenekleri de devreye girmektedir.

Baraj inşaatını gezdiğimizde köylülerin sevinçlerini görmek mümkündü. Baraj projesinin gündemde olduğu yıllarda burada işe başlayan ve babasının emekliliğinden sonra işe başlayıp kendisi de emekli olan bir amcayla karşılaştık. Buradan iki kuşak emekli olmuş ama baraj henüz bir yıldır yapılmaya başlanmış. Bu da ilginç noktalardan biriydi.

Morgedik Barajı Erciş’in Morgedik Köyü- Muradiye’nin Çiçekli Köyü ile Diyadin’in Dedebulak köyleri arasında bulunuyor. Barajın en önemli özelliklerinden biri de kapalı kanal yağmurlama ve damlama özelliğini taşıyor olması. Bu da bölgede ilk olması açısından barajı önemli kılıyor. Doğu Anadolu Bölgesinde henüz bu yöntemle yapılmış baraj yok. Morgedik Barajı, Erciş’in yeni yıldızı olmaya aday.







Not: Fotoğraflar için İha Muhabiri Nihat Çavuşoğlu'na sonsuz teşekkürler.

İsmet Tunç

İsmet.tunc@mynet.com

Pazar, Temmuz 5

Sivas Üzerine…

İki yıl sonra yeniden Sivas’tayım. 2003 yılında, sadece soğuğuyla meşhur olan bu şehre Antropoloji okumak için ayak basmıştım. Dört yılımı tamamladığımda baktım ki, bende, Sivas, diğer öğrencilerin aksine, benim gönülden bağlandığım bir şehir olmuştu.


Birçok arkadaşım okulun başlangıcından itibaren buldukları her fırsatı ailelerinin yanında geçirme planları yaptılar. Birçoğu başarılı olmasına karşın, başarılı olmayanlar soğuğa ve başka şeylere kızarak o güzelim dört yılın bir kısmını melankolik öğrenci psikolojisinde geçirmekten kendilerini alamadılar. Belki haklıydılar; sanatsal ve sosyal aktiviteler o günler daha azdı, eğlenceye düşkün daha batıdan gelenler için dışarıda insanı cezbeden bir hava yoktu, birçoğunun ortak kanısı olan “hiç bir şey” ile anlatılabilirdi Sivas


Buna karşın Van’dan kalkıp Sivas’a giden benim gibi biri için bunların pek de değeri yoktu aslında. Arada bir tiyatro, fırsat buldukça sinema, belki de bir kez olmasına karşın tadı damağımda kalan bir Alâeddin Yavaşça konseri (ısrarcı olup beni konsere götürmeyi başaran arkadaşa da teşekkürler) ve bilindik sıkıcı ama çok faydalı az bulunur konferanslar, sempozyumlar… Sayıları az olmasına karşın gezebileceğiniz birkaç sahaf… İbrahim Tenekeci’nin enfes şiirindeki son dizesi gibi: “keşke biraz ölmesem” ile Sivas günleri birbirine yakışacak kadar sakin bir haleti ruhiye yaratır insanda. Sakin ruhlu biri için yalnızlığınızı paylaşabileceğiniz güzel bir memlekettir Sivas

Birkaç yıl öncesinden başlayan çevre düzenlemesi deva ediyor. Sivas 2007 yılına oranla daha derli toplu. Şehrin her yerinde Selçuklu eserleriyle karşılaşmak mümkün. Son yılarla kadar ciddi bir restorasyon çalışması yapılmamıştı. Son birkaç yıldır yapılan çalışmalar sonuç vermiş gibi. Tarihi eserler yeniden göz alabildiğine parlıyor. Aslı bozulanlar da yok değil hani…
Vakıf Han: Alt katlar kuru yemiş ve benzeri mamüller satışa sunulurken (sağda), üst katlarda turizm ve başka alanlarda çalışan bürolar mevcut (kömürcüler dahil), (solda)

Sivas’ın en güzel tarafı imar planının uygulanmış olması. Caddeleri yer yer çok geniş, üstelik çok da temiz. Temizlik bu şehrin genel özelliği. 2003 yılında geldiğimde de çok temizdi. Kaldırım, yol ve peyzaj düzenlemesi çok uyumlu; alabildiğince insanlar için ideal hale getirilmişler. Alış-veriş için sayısız mağaza ile karşılaşmak mümkün

Buranın en önemli dinamiği öğrenci. Şehrin sosyo-kültürel hayatında öğrencinin önemli bir katkısı var. Öğrencilerin Sivas’a verdiklerine karşın, Sivaslı’ların öğrencilere bazı noktalarda yaklaşımı o kadar da olumlu değil. Yüksek kira bedelleri, bazen kız ya da erkek ayırımının yapılıp bazen de öğrenci olduğu için kiralık dairelere yaklaştırılmayan öğrencilerle karşılaşmak mümkün. Her şeye rağmen, evini öğrenciye kiralayıp yıl boyunca da öğrenciyi sıkboğaz etmeyen, insaflı ev sahipleri de var.



Solda Buruciye Medresesi içerisinde gözleme yapan kadınlar, altta ilk TBMM.


Sosyal açıdan sayısız alt başlıkta açıklanmaya değer bir şehir Sivas. Sosyal, kültürel, ekonomik ve dinsel bakımdan birçok değişim dinamiğine sahip. Burada bulunduğum dört yıl içinde en büyük zevklerimden biri de, haftada birkaç gün, gece yarısına yakın bir zamanda eşofmanları giyip kaldığım mahallenin ve diğer yakın mahalleleri dolaşmam olmuştu. En uç noktalara kadar yaptığım gezilerle Sivas’ı bir nebze olsun tanımıştım. Bir de birkaç arkadaşla yaptığımız sabah yürüyüşleri vardı. Bir iki saat süren bu yürüyüşlerde, henüz sabahın ilk ışıklarına bürünen bir şehri en çıplak haliyle görmek mümkündü.
















Yukarıda Burucuiye Medresesi ve önde geniş bir meydan. Yanda Çifte minareli medrese içindeki 1. İzzettin Keykavus Türbesi.


Buruciye Medresesi girişi. Kabartmalar insanı kendine hayran bıraktıracak kadar zarif. İçeride el sanatları çalışmaları yapılmakta; aynı zamanda harika bir akustiği olan bu mekânda çay da içebilirsiniz.

Bitirme ödevi olan bir arkadaşıma eşlik ettiğim ev gezilerinde ise birkaç mahallede ve özellikle Ali Baba Mahallesi’ndeki yaşlılarla hoş sohbetlerimiz oldu. Bir arkadaşımızın bizleri götürdüğü bir evde, neden orada olduğumuzu merak eden yaşlı çifte, teyzenin söyledikleri bizleri epey güldürmüştü. Röportaj sözcüğünü telaffuz edemeyen yaşlı teyze, ev sahiplerine, “çocuklar poportaj yapmaya gelmişler” demişti. Odaya girdiğimizde yaşlı çiftin önünde koca bir madımak kümesi vardı. Bizler sorularımızı sorduk onlar cevapladı. Aynı şekilde genç çiftler ve kadınlarla yaptığımız sohbetlerde de bir o kadar hüzünlenmiştik. Kiminin eşi çocuklarla ilgilenmiyordu, kimi çok sıkıntıdaydı…

Sivas alt yapı olarak birçok sorununu hal etmiş bir memleket. El sanatları geleneği canlı olarak sürdürülmekte. Birçok dalda atölyeler ve kurslar meraksına hizmet veriyor. Konak kültürünün yaygın olduğu şehirde, dostlarınızla tarihi bir mekânda özel bir kutlama yapmanıza engel hiç bir şey yok. Ya da sessiz, sakin bir mekânda nargilenizi içerken, diğer yandan gazetenizi okuyabilirsiniz.

Ünlü Buruciye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese’nin bulunduğu alan çevre düzenlemesiyle göz kamaştırıyor. Çifte Minareli Medrese’nin içinde 1.İzzettin Keykavus’un türbesi de bulunuyor Buralarda daha önce asırlık çınarlar vardı. Belediye yapmış olduğu çalışmalarla birlikte ağaçları yerlerinden söküp Paşabahçe olara bilinen mesire yerinde yeniden dikmiş, ama söylentilere göre ağaçların tümü kurumuş. Ağaçların kesilmesiyle tarihi eserlerin ortaya çıktığını görmek mümkün. İki medrese ve bir camiden oluşan, tam karşısında da TBMM binasının olduğu, yan tarafından tarihi olan ve askeri bölge olarak kullanılan bina ile onun da yanında tarihi valilik binasının tamamladığı bu geniş alan şimdilerde kermes, sergi gibi etkinliklerin yapılması imkânı da sunuyor.

Yaşlıları genelde camii avlusunda görmek mümkün. Dinsel hayat canlı olarak yaşatılmaya çalışılıyor. Özellikle yaşlılar, geçmişte önemli bir inanç merkezi olan bu yerde vakitlerinin çoğunu ibadete ayırıyorlar. Ünlü Ulu Camii ve avlusunda bulunan türbeler, Şemsi Sivasi Camii ve bu camii avlusunda bulunan Şemsi Sivasi Türbesi, şehir merkezinin dışında bulunan Tekke olarak bilinen ve Hz. Muhammed’in sancaktarı olduğu söylenen Abdulvahap Gazi Türbesi gibi sayısı tarihi ibadet yeri bulunmakta.

Sivaslı’ların sert mizaçlı bireyler oldukları söylemek mümkün. Özellikle gençler havai ve sert tipli oluyorlar. Yetiştiriliş tarzları üzerine yapılacak bir çalışma ilginç sonuçlar verebilir. Okul döneminde sohbet etme şansı bulduğum sayısız ebeveyn, çocuklarını kontrol edemediklerinden şikâyetçiydiler. En çok da televizyon ve internet kafelerden dert yanıyorlardı. Tabii doğal olarak arkadaş çevresinin çocuğun gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu da belirtmekte fayda var.. Doğal olarak babaların sert mizaçlı aynı karakterin çocukça da taşınmasını doğal hale getirmekte.




İsmet Tunç


Haziran 2009, Sivas

Perşembe, Temmuz 2

Ulupamir'de Sosyo-Kültürel Yaşam ve Toplumsal Değişme


Ulupamir, Erciş'e 32 km uzaklıkta, verimli bir tarım ve otlak alanı olan Altındere Harası olarak bilinen sınırlar içerisinde kurulmuş bir Kırgız köyü. Uzun yılar süren savaşlar ve göçebelikten sonra Afganistan, Pakisatan ve Türkiye’de son bulan bir yerleşim macerası yaşamışlar. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı döneminde iltica talebinde bulunmuşlar ve önlerinde bulunan Alaska seçeneğine rağmen daha çok dini ve etnik kaygılardan dolayı ABD yerine Türkiye’nin onayını kabul etmişler. Bir kısımları Malatya’ya yerleşirken, bir kısımları ilkin Van merkeze bağlı Karagündüz Köyü’ne daha sonra kendileri için yaptırılan konutlar tamamlanınca da Erciş’e yerleşmişler. Köylerinin adı da geldikleri yer olan Pamir’den esinlenerek Ulupamir koymuşlar.

Birçok araştırmaya konu olmuş bir köy burası. Bu nedenle köy halkı gerek yerel, gerekse de uluslararası araştırma ve inceleme için gelenlere yabancı değil, yadırgamıyor, “neden araştırıyorsunuz” diye soran da olmuyor… (istisnalar hariç, işi kuşkuculuk olanları saymazsak) Araştırma ve inceleme için gelen herkese ellerinden geldikçe yardımcı oluyorlar. Bu alışkanlıkları, Türkiye’ye gelmeden önceki yerleşim yerleri olan Pamir Yaylası’ndan kalan bir özellik.


Anlatıldığı kadarıyla belgesel için gelen televizyoncular, birkaç süren yorucu ve zahmetli yolculuklardan sonra yerleşim yerleri olan yaylalarına ulaşabiliyorlarmış. Şimdi başka bir ülkede oldukları için kendileri hakkında yapılan her türlü etkinliğe seve seve destek vermekteler. Ulupamir üzerine söylenecek çok şey olacağı için genel ve belirleyici bir kaç nokta üzerinde durmak istiyorum.


Kırgız vatandaşların Erciş halkıyla bütünleşmesi oldukça zaman almış. İlk zamanlar yabancılık çektiyseler de şimdilik hayatlarından memnunlar. Ticarete atılanlar olmuş fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış. Kendi köylülerinden başka alış verişe gelen olmayınca gıda üzeri açtıkları dükkânlarını köye taşımak zorunda kalmışlar. Hali hazırda köyde birçok dükkân bulunmakta… Hatta aynı sokakta birden fazla dükkâna rastlamak olası.


Bu köyü diğer köylerden ayıran en temel özellik, konut biçimi ve yerleşimindeki farklılık. Zira diğer köylerde gelişi güzel bir yerleşim ve mimari tarz görülürken; burada planlı ve sınırları belirlenmiş ev ve bahçeler bulunmakta. Evler, devlet tarafından yapılmış ve bilindik köy evlerinden çok farklı. Alt kat hayvanlar için ayrılmış, üst kat ise iki oda, bir salon, banyo, mutfak ve tuvaletten oluşmakta. Göçebe bir toplum oldukları için mimari anlamda bir değişimi de düşünmemişler. Sonradan ev yapan olmamış. Evlenme nedeniyle ortaya çıkan konut açığı, hayvanlar için yapılan alt katın değiştirilerek eve dönüştürülmesi sonucu giderilmiş.. Zamanla, köyden, gerek Erciş merkeze gerekse de İstanbul başta olmak üzere diğer şehirlere yapılan göçler nedeniyle boşalan evlere başkaları yerleşmiş. Böylece konut açığını kapatmışlar.

Diğer köylerde bulunan toprak ve ahşap yapılara burada rastlamıyor. Hatta odunluk, samanlık, kiler vb. ek yapı örnekleri bile mevcut yapıya göre uyarlanmış. Geçen 20 yılda mimari anlamında neredeyse hiçbir değişiklik yapılmamış. Bazı yerlerde odunluk benzeri yapılar var olmasına karşın bunlar da geleneksel çizgiler taşımaktalar. İki tarafı dış bahçe duvarıyla kapalı bir alan, ön tarafa dikilen birkaç ağaç direk sayesinde üzeri branda ile kapatılarak sedirlik şekline dönüştürülmüş ve ön tarafı açık olmasına rağmen bu alana malzemeler konulmakta.


Burada ilk göze çarpan şey, Ulupamirlilerin yumuşak huylu insanlar olmaları. Dost çanlısı tavırları var. Bizim kültürümüzün karakteristik özelliğinden biri olan misafirperverlik onlarda da mevcut. Köylerimizde karşılaştığımız yabancı birine ilgi burada da bulunuyor.


Ulupamirlileri ev hali içerisinde ziyaret etmek, dışarıda gözükenden farklı bir duygu. Ev halkı hoş geldiniz diyerek güler yüzlü bir edayla karşılıyor sizleri. İçten ve samimi insanlar. Evde ilk göze çarpan şey, evin sade bir görünümde olması. Duvarlarda kültürün belirleyici unsuru olan süslemeler gözüküyor. Yerler süngerden yapılan uzun minderlerden oluşuyor. Minderler işlemeli yastıklarla tamamlanmış, güzel ve estetik bir görüntü veriyor. Şark köşesi benzeri bir görünüm var evlerde. Maddi durumu iyi olanlar kilimlerden oluşan duvar örtülerini boydan boya ya da duvarın bir kısmın örtecek şekilde süsleme yapıyorlar. Önceki yerleşim yerlerde süs eşyası kullanımı daha yaygınlık göstermesine karşın, geçen zaman diliminde bu kültürel örüntüden kısmen vazgeçilmiş. Bunda maddi imkânların yetersizliği de önemli bir etken. Buna rağmen bazı evlerde kilim için tezgâhlar kurulmuş ve ev işlerinden zaman ayırabilen bayanlar kilim, hediyelik eşya örebiliyorlar.


Kırgız kültüründe kapı çalma adedi yok. Göçebe bir toplum oldukları için çadır kültüründe kapı çalınmaz; örtü vardır, “örtme” işlemi kapamak işleminden farklılık gösterir. “Kapıyı örtmek” deyiminin buradan geldiği itibası güçlülük kazanıyor. Yabancılar kapı çalar, fakat yerel halk için böyle bir durum söz konusu değil. Herhangi bir eve girdiğinizde ev ahalisinin müsait olup olmaması pek de önemli değildir. Biran tereddüde düşmek mümkün olsa da sizinle eve giren bir Kırgız’ın olması o an sizi rahatlatıyor. Ev halkının da çalınmayan kapıdan kaynaklanan bir rahatsızlığı yok.


Burada statü yaşla belirlenen bir olgu Okumuş olmanız ya da zenginliğiniz saygı görmeniz için yeterli etkenler değil. Genelde kararlar yaşlılar tarafında alınır ve gençler mümkün mertebe buna uymaya gayret ederler. Tabi ki son yıllarda yaşlıların toplumsal günlük hayatta etkisi hissedilir bir biçimde azalmış. Yeni gelişmeler ve gündelik hayat gençleri biraz da kendi tercihleri doğrultusunda karar vermeye itmiş. Yine de yaşlılar toplumda en çok saygıyı gören kesimdirler. Örneğin olağan bir durum olmadıkça köy minibüslerine gençler oturmaz. Bu kısma genelde yaşlılar oturur. oturan gençleri de yadırgarlar.


Ulupamir halkı her ne kadar kendi kültür örüntülerini yaşatmaya çalışsa da, geçen zaman diliminde birçok değişim yaşanmış. Örneğin kına gecesi pek rastlanan bir olgu değilken, şimdi nerdeyse her düğünde kına gecesi düzenlenmekte. Genç kızlar artık çeyizlerinde danteller bulundurmakta, evli genç bir Kırgız erkeğinin dediği gibi yakında düğünler çalgılı da yapılabilecek, Dinsel hayatta katı kurallar zamanla yerini daha ılımlı bir anlayışa bırakmış. Özellikle eğitim seviyesinin yükselmesi ve yaşlıların toplumsal hayattaki etkisinin azalması bu yönde değişimi oldukça farklı bir yöne çekmiş. Kızlara yönelik kısa kol, başörtü konusundaki sert tutum ve davranışlar, yerini bireysel tercihe bırakmış durumda. Bu durumun bu seviyede olmasında köy dışında iş olanakları bulan gençlerin çalışmaları ve kendilerine olan özgüvenlerinin de önemli derece katkısı var.


Kırgız kültüründe törenlerin etli ziyafetle yapılması oldukça sık görülen bir durum. Neredeyse her aktivite koyun kesiminden sonra verilen ziyafetle süsleniyor. Herhangi mutlu bir olaydan sonra koyun kesilir ve komşular ziyafete çağırılır. Örneğin evli bir çiftin evden ayrılıp yeni bir yuva kurması durumu belirirse, komşular çağırılır, genç çiftin yeni bir eve taşınacağı kararının doğru olup olmadığı tartışılır. Genelde mutlu bir olay olduğu için bu duruma herhangi bir itiraz gelmez. Dua edilir. Komşular genç çift için çeşitli hediyeler getirerek evin kurulumunda yardımcı olurlar. Koyun eti pişirilir ve hep beraber yenir.


Kırgızlarda düğünler nişan töreniyle başlar ve oldukça ritüel görüntülere sahne olur. Nişan iki gün sürer. İlk gün yakın akraba ve komşuların yardım etmesiyle pişirilen ve sadece hamur, maya ve karbonatla hazırlanan Boursok adı verilen ekmeğin pişirilmesiyle başlar. Bir buçuk teneke yağ bir kazana dökülür, kadınlar kalabalık halinde oturur ve yufka halinde açtıkları hamuru ince ince keserek küçük dilimler halinde kazana dökerler. Erkekler ise ateşin alevlenmesi ve ekmeğin karıştırılıp kızartılmasıyla görevliler. Her gelen erkek büyük süzgeci diğerinden alır belli bir süre ateşle uğraşır ve bu işlem sürekli ekmeğin pişirilip bitimine kadar devam eder.

Pişirilen ekmek, evde kurulan bir sofranın ortasına gelişi güzel serilir. Gelen komşular ve akrabalar sırayla eve geçerek ekmek yerler ve beraberinde hazırlanan çayı içerler. Maddi durumu iyi olanlar sütlü çay hazırlar, çünkü 300 ya da 400 kişi düğüne gelebilmektedir ve bunca kişiye sütlü çay hazırlamak maddi bir külfet demektir. Bu nedenle daha çok siyah çay tercih edilmektedir. Boursok daha çok tulumba tatlısının ya da halka tatlının şekersiz halini andıran bir tat vermektedir. Piştiğinde kabarmakta ve hafif kızarmaktadır. Bildiğimiz hamurun kızarmış, yumuşak halinden başka bir şey değil yani.

Buranın vazgeçilmezi belki de sütlü çaydır. Kırgız kültüründe hiçbir şeyin bu denli sevildiğini göremezsiniz. Kaynayan normal büyüklükteki demlikteki suya siyah çay atılır, kaynayan çaya bir süre sonra bir bardak süt katılır ve sütle birlikte kaynamasına izin verilmeden ocaktan alınır.

Sütlü çay ağzı geniş ve biraz da derin olan çorba kâsesini andıran ama daha küçük olan bir kapta içilir. Kaya tuzu veya şeker eklenerek içilir. Kaya tuzu elde tutulacak büyüklükte ve elinize alıp birkaç defa çay bardağını karıştırır gibi kâsenin içinde çevirdikten sonra sütlü çayınız hazır hale gelir. Tuzun fazla olması durumunda çay tadını kaybedebilir. Genelde şekerli olarak tercih edilir. Sütlü çay birçok Orta Asya ülkesinde, Pakistan, Afganistan, İran’da tercih edilen bir içecek. Kahve tadını andıran bir tadı var ve süt kokmakta. Sütlü çay daha çok inek sütüyle yapılmakta, koyun sütü daha yağlı olduğu için daha lezzetli oluyor.

Ulupamirliler çocuklarına oldukça düşkün insanlar. Son beş altı yıl önce çocuklarla pek ilgilenmezlermiş. Son birkaç yıldır okuyan ve iş sahibi olan bazılarının örnek olması, onların da çocuklarıyla daha çok ilgilenmelerini sağlamış. Çünkü mevcut şartlar eğitim görüp iş sahibi olmaktan başka bir alternatif sunmamaktadır. Maddi imkânsızlıklar çocukların okuyamamasında en önemli etken. Hatta denilir ki ”eğer kızlar okuyamıyorsa bu, gelenekten değil, okul, dershane vb eğitim imkânlarının olmamasındandır” diye.


Ulupamir’de tandır kültürü yok. Birkaç kişi buna yeltendiyse de devamını getirememiş. Zira bu uğraş, onların deyimiyle oldukça zaman alan ve zor bir iş. Ekmeklerini bir ya da iki günde bir yapıyorlar. Ekmek beyaz undan yapılan ve uzunluğu bir buçuk karış, eni bir karış olan ölçülerde yapılır, Tabi bu ölçü standart olmayıp değişebiliyor.


Ekmekler genelde elektrikli ocaklarda yapılıyor. Elektriğin olmaması durumunda ise; Pakistan’dan getirilen ve her evde mutlaka bulunan, dökümden yapılan kapaklı bir tür küçük tepside ekmekler yapılıyor. Tahmini olarak 4-5 parmak derinliğinde ve yüzeyi ise yuvarlak olup bir karıştan fazla bir alan kaplamaktadır. Hamur içerisine dökülür ve ağzı kapanır. Tüm yüzey ateşle kaplanır, bu iş için genelde hayvan gübresinin kurutulmasıyla elde edilen tezek kullanılır. Ateşin sıcaklığına göre 10–15 dakika arasında değişen sürelerde ekmekler hazır olur.

Ulupamir köyü’nde bahçe kültürü yok. Tarım yapılmıyor. 20 yıldan beri Erciş gibi tarımsal alanda oldukça gelişmiş bir yerde hala tarımı benimsememeleri ilginç bir nokta olarak kendini göstermektedir. İhtiyaçlarını alış verişle karşılıyorlar. Evinin önünde küçük bir ekili alan oluşturan çok az insan var. Göçebecilik tarım kültürünün yerleşmesine engel olmuş. Bu durum için fazla bir çaba gösterdikleri de söylenemez. En azından kendş ihtiyaçları kadarını küçük bahçelerinde neden yetiştirmediklerini sorduğum bir bakkal, bahane olarak suyun olmayışını göstermişti.

Ulupamirlilerin en iyi yaptıkları işlerden biri dericilik. Deriyi çok farklı şekillerde işleyebilme yetisine sahipler. Dışarıya çalışmaya gidenler genelde deri işinde çalışmayı tercih ediyor. İstanbul’dan anlaşmalı oldukları bazı müesseseler için deri yelekler yapıyorlar. Erciş ve çevresinde sipariş alınabilirse satış da yapıyorlar.


Hayvanlardan elde ettikleri sütleri köylerinin sınırları içerisinde bulunan, yabancı bir girişimciye ait mandıraya veriyorlar. Yılın birkaç ayı bu şekil satış yapıyorlar. Geri kalan zamanlarda ise sütlerden kendileri yararlanıyorlar.


Köyde popüler ve göz alıcı bir meslek de el işlemeciliği. Günlük hayatlarında kullandıkları malzemeleri bu işte oldukça başarılı şekilde birer kültürel öğe haline getirmişler. Kültürlerinin bir parçası olan el işlemeciliğini, her yaş grubundan bayanın bilmesi insanı şaşırtıyor. Birçok değişik ebatta ve çeşitte ürünle karşılaşmak mümkün. Bu ürünler çeyizlerde ve hediyelik eşyalarda bolca kullanılmaktadır.

Sosyo-kültürel değişmede önemli olgu da “yenilik ajanı” dediğimiz kişilerdir. Bu kişiler başka kültür örüntülerini kendi kendi kültürlerine getirerek onların tanınmasını ve topluda rağbet görmelerini sağlarlar. Bu şekilde toplumda kimi alışkanlıklar değişmeye başlar. Eğer toplum bu kültürel olguyu kabul ederse ve kullanırsa bu yeni kültür öğesi toplumdaki diğer kültür örüntülerinin yanında varlığını sürdürür. Burada önemli olan bu yeni öğenin yarar sağlayıcı olmasıdır. Ulupamir için bir yenilik de köye internet kafenin açılmasıdır. İnternet kafe, on beş yaşından beri büyük şehirlerde çeşitli işlerde hayatını kazanmaya çalışan Haluk Atlı ve ortaklarına ait. Askerlik bittikten sonra iki yıl İstanbul’da çalışmış ve köye dönüş yapmış. İş kurmak ve uzak şehirlerden kurtulmak için yapacaklarını düşünmeye başlamış. Dükkân açama, hediyelik eşya, minibüsçülük derken aklına kimsenin ilgilenmediği ve yapmadığı bir girişim olan köye internet kafe açma fikri gelmiş.

Üç ortakla kurulan internet kafe, henüz fikir aşamasındayken oldukça tepki toplamış. Daha çok yaşlı kesimin tepki verdiğini belirten kafenin fikir babası Haluk Atlı, “burayı açmakla hata ettin” tepkileriyle karşılaşmış. Sabırla işlerin yoluna girmesini bekleyen Atlı, ilk iş olarak bu işe tepki verenlerin kapsını çalmış ve onları uzak memleketlerdeki yakınlarıyla görüntülü ve sesli sohbet ortamında görüştürmüş. O zamandan sonra köylünün internet kafe hakkındaki olumsuz kanaati yerini güzel duygulara bırakmış.

Uzaktaki akrabalarıyla görüşme imkânı bulan köylünün net kafeye ilgisi oldukça fazla. Genelde genin geç saatlerine kadar açık olan internet kafe, köye yenilik getirmesi açısındanda oldukça popüler bir mekân haline gelmiş.

Uluapamir’de evler iki katlı ve birbirine bitişik iki daire şeklinde yapılan devlet konutları. Alt kat hayvancılık amaçlı kullanılacak şekilde tasarlanmış. Haluk Atlı ve arkadaşları bir evin alt katını iki hafta gibi bir sürede internet kafeye dönüştürerek, hizmete sokmuşlar.

Erkek ve bayanların rahat ve sakin bir ortamda internetten faydalanmaları için ayrı ayrı bölümler yapılmış. Böylece bayanlar internetten erkeklerin şartlarında yararlanma imkânı buluyorlar. Şimdilik on adet bilgisayar bulunuyor. Bunların beş tanesi erkekler bölümünde, beş tanesi de bayanların olduğu bölümde hizmet veriyor.


Daha çok 18 ve üstü yaş grubu net kafeden faydalanıyor. Erkekler kadar olmasa da bayanların da net kafeye ilgisi büyük. Daha çok okuyan bayanlar ya da okulu bitirenler interneti haberleşme amaçlı kullanıyor. Çocuklar daha çok hafta sonları oyun oynamak için internetin yolunu tutuyorlar.. Haluk Atlı, çocukların mümkün mertebe bu durumdan olumsuz etkilenmemeleri için özel çaba sarf ettiklerini söylüyor. Ellerinden geldikçe çocukları belli saatlerden sonra evlerine gönderiyoruz diyor.

Haluk Atlı’nın bir diğer amacı da yirmi beş yıldan fazla zamandır görüşemedikleri akrabalarıyla internet vasıtasıyla tekrar görebilmek. Kırgızistan, Özbekistan ve diğer yerlerdeki akrabaların birbirlerinden habersiz olduklarını söyleyen Atlı, telefonla haber verdiği Kırgızistan’daki dayısıyla görüşme imkânı bulmuş


Her şeye rağmen köye yenilik getiren genç girişimciler mutlu, göründüğü kadarıyla köylünün olumsuz düşünceleri zamanla pozitif yönde değişmiş.


Ulupamir’i Erciş’e ve Türkiye’ye tanıtan en önemli organizasyonlardan biri, her yıl Haziran ayında yapılan “Ayran Şölenleri”. Köylünün anlattıklarına göre, bu şölenler eskiden yapılmazmış. Tanınma konusunda ne yapacaklarını tartışırken, akıllarına bu tür bir yol gelmiş. Gençlerin girişimiyle başlatılan bu hareket, yaşlıların onayıyla dernekleşme ve beraberinde getirilen açılımlarla bugün hatırı sayılır bir organizasyon olmuş. Bu yıl on ikincisi yapılacak organizasyona birçok davetli katılıyor. İlk yapıldığı yıl, yerel yönetim ve köy halkı katılmış sonradan Erciş’ten başkalarının katılması, bunu diğer yıllarda daha fazla insanın takip etmesi ve nihayetinde şenliklerin yapıldığı alanın dar gelmesiyle bugün Ulupamirliler güzel bir iş başarmanın ve kültürlerini tanıtmanın kıvancını yaşıyorlar.


Ulupamir, olanla yani günlük yaşamın çıplak gözle görülmesiyle bu şekilde kendi yağında kavrulmaktadır. Bir de görülmeyen ya da önüne geçilemeyen bir kültürel deformasyonla karşı karşıya. Özellikle kültürel çatışma görülen haliyle düşündürücü bir noktaya yükselmiş. Köyde yetişmiş, belli bir yaşa gelmiş erkek çocukları büyük oranda aile denetiminden sıyrılmaktadırlar. Yüksek öğrenime devam edemeyen gençler, büyük şehirlere iş amacıyla gitmekte ve büyük şehirlerin yaşam biçimine olan hayranlıklarını, köye gelince bir şekilde sergileme yoluna gitmekteler. Yetişen genç kuşak da buna uygun eğilimler göstermeye başlayınca, ortaya, eğitim seviyesinin oldukça düşük olduğu öğrenci-köy profili çıkmaktadır. Ailelerin şimdilik çocuklarını denetim almaya yönelik bir çalışmaları yok.


Ulupamir Köyü gençleri için diğer bir olumsuzluk da Erciş kültürü ile olan kopuk ilişkileri. Zaruri haller dışında köyden çıkmamayı yeğliyorlar. Böyle olunca Erciş kültürüyle ve kendi kültürleriyle, birbirinden uzak iki kültür olarak, aynı coğrafyada yaşamaya devam ediyorlar. İçe kapanık bir yaşam biçimi sürdüren Ulupamirliler, iç evlilik uygulamasını sürdürüyorlar. Köyde sadece iki erkeğin köyden olmayan bayanlarla evlendiği görülüyor. Malatya’da ya da İstanbul’da yaşayan diğer Kırgızlarda dış evlilik oranı daha fazla. Buna karşın Erciş’te bu sayı oldukça düşük, en son 2008 yılında köyden olan Kırgız bir hemşire, Türkiye vatandaşı bir doktorla evliliği gerçekleştirdi.


Son yıllarda çevre köylerle olan diyalogları hayli artmış. Hatta yol üzerindeki köylerine gitmek isteyen komşu köylüler kimi zaman Ulupamir servislerine binmekte sakınca görmezler. Böylece karşılıklı bir güven ortamı sağlanmış oluyor. Ulupamirliler, Erciş merkezde Ercişliler gibi birçok farklı noktalardan alış veriş yaparak sosyal ağı iyice genişletmişler. Erciş Belediyesi’nin temizlik ekibinde çalışan birçok Kırgız vatandaş bulunmaktadır. Halkın onlara olan sempatisi oldukça fazla. Çünkü işlerini eksiksiz ve zamanında yaptıklarını söyleyen birçok Ercişli ile karşılaşmak mümkün.


Ulupamir halkı, “Dünyanın Çatısı” olarak bilinen Pamir Yaylalarından Erciş’in düzlüklerine gelip yerleşen bir halk. Erciş kültürüyle alış verişi daha geniş kanallardan sağlayabilirlerse şayet, daha da mutlu olacakları kesin. Hem Erciş’in hem de onların buna ihtiyaçları var.




İsmet Tunç

Buzkaşi ya da Oğlak Kapmaca: Ruhun Trans Hali


Ulupamir Köyü sakinleri 1982 yılından beri Türkiye’deler. Doğu Türkistan, Afganistan ve Pakistan’a sınırı olan Pamir yaylalarından altı kez göç etmek zorunda kalan Kırgızlar, uzun ve yorucu bir göçten sonra son durakları olan Erciş’e yerleştirilmişler. Türkiye’ye geldiklerinde geçici olarak Van’ın Karagündüz Köyü’ne, dört yıl sonra da konutları hazır olunca Erciş’in –kendi verdikleri adla- Ulupamir Köyü’ne yerleştirilmişler. Kültürel dokularını koruma çabasında olan Kırgız vatandaşlar, her yıl düzenledikleri Ayran Şölenleri’yle de Erciş’in toplumsal yaşamına renk katmaktalar.

2008 yazında 7. si düzenlen Ulupamir şölenlerinde (Ayran Şölenleri) oğlak kapmaca ya da diğer adlarıyla: “buzkaşi”, “kök börü”ye şahit olduk. Atlı grupların kendilerinden geçercesine oynadıkları oyun, bir şamanın hastasını iyileştirirken yaşadığı trans halini andırdı. Çığlıklar, süratli atlar üzerinde oğlağı kapma mücadelesi, gelişi güzel çarpışan atlar, toz ve duman… Oyunda heyecan adına her şey vardı


Şüphesiz, şölenin en hareketli ve heyecanlı bölümünü bu oyun oluşturuyor. Söylediklerine göre buzkaşi oyunu eskiden (göç etmeden önceki yerlerinde, Pamir yaylalarında) iki gün iki gece sürüyormuş. Bıkmadan, yorulmadan ve oğlağın neredeyse tüm tüylerinin yolunup derisinin parçalanışına kadar oyun devam ediyormuş. Geniş alanlarda oynanan oyunun verdiği zevk başka olsa gerek.(Her ne kadar köydeki alan dar olsa da, oyunun ruhu, oyuncunun yüzüne yansıyor

İki takım halinde, 7 ya da 8 kişiden oluşan atlı gruplar farklı renklerde giyinerek alanda belirirler (yerel giysileri temin edemedikleri için farklı renkteki formalar kullanmaktalar). Birkaç ısınma turundan sonra atlar ve sürücüleri hazırlık yaptıktan sonra, alana kesilmiş bir keçi getirilir (bu oyun için genelde oğlak tercih edilir fakat oğlağın temin edilmediği zaman keçi kullanılır). Takımlardan birine mensup bir atlı öne doğru hızlıca atak yapar, kırbacını ağzına yerleştirir ve bir eliyle süratli bir şekilde eğilerek oğlağı yerden alır, diğer atlılar da peşinden gelir. Önceden belirlenmiş bir daireye doğru hamle yapılır. Karşı takım daireyi kapatır ve oğlağın o daireye düşmesine izin vermez. Bu esnada oğlağı kapan kişi peşinde diğer atlılarla birlikte alanda turlar. Oğlağı kapan fırsatını bulup da süratlenirse bir çığlık kopar ve süratli bir şekilde alan bir baştan diğer başa geçilir. Bu esnada diğer atlılar da çığlık atarlar. Seyirciler arasında bir heyecandır yaşanır… Oyun pür dikkat seyredilir. Oğlak, tozun dumana karıştığı bu atmosferde yere atılır. Sonrasında diğer gelen kişi oğlağı kapmaya çalışır. Eğer oğlağı kapan atlı diğer atlılar tarafından sıkıştırılırsa, herkes oğlağa hücum eder, takım arkadaşlarından biri oğlağı kapan kişinin atının yularından tutarak onu kalabalıktan kurtarmaya çalışır. Bu esnada karşı taraftan biri, oğlağın bir tarafından tutarsa müthiş bir çekişme başlar. Oğlak arada kalır, sinirler gerilir, mücadele oğlağı çekiştirip götürenin müthiş atağıyla sonlanır. Sonra oğlak yere atılır ve mücadele yeniden başlar.


Atın üzerindeki sürücü hızını alıp da atını kamçıladığında, tıpkı bir şamanın kendinden geçmesi gibi, atlı da kendinden geçer. İçten, derinlerden gelen bir “mistik parçalanma” evresi görülür sanki. Bu an bir şamanın “yüce kuvvet”le irtibatta bulunduğu an gibidir ve şaman bu anda kendinden geçer, bayılır; şeytanı hastanın bedeninden kovar, kişiyi iyileştirir. Oyuncunu o anki ruh hali ile bir şamanın sağıltım (tedavi) esnasındaki ruh hali birbirine çok benzer. Oğlağı kapan atlının attığı bu çığlık diğer çığlıklarla karıştığında, müthiş bir ses armonisi, bir heyecan yaşanır. Kenardaki izleyicilerden bazıları kendilerini tutamayarak bu ortama kendi çığlıklarıyla katkıda bulunurlar; oyunun ruhu tüm alanı kaplar.

Oyunlar sona erdiğinde kesik oğlağın tüylerinden eser kalmaz. Atlılar arasındaki çekişmeden dolayı oğlak neredeyse parçalara ayrılacaktır (Afganistan’da hala oynana bu oyunda kuzu iki gün evvelden tuzlu suya bastırılır ve bu şekilde normal ağırlığından çok daha fazla ağır hale gelir. Bu da oyunu daha mücadeleci kılar). Yorulan oyuncular yerlerini genç delikanlılara bırakırlar, o esnada izleyici topluluğu da yavaş yavaş alanı terk eder.


Buzkaşi oyunu Kırgızların oynamaktan en çok hoşlandıkları oyun. Eskiden, Pamir yaylalarında sık sık oynanırmış bu oyun. Alabildiğince geniş düzlüklerde oynandığı için de oyuncuların oyundan aldıkları tat elbette ki daha farklıymış. Ulupamir’de böyle bir imkânları yok, yerleri dar; ama her şeye rağmen oyunun ruhunu ortaya dökmekte çok başarılılar. Bu oyun şimdilerde sadece belli törenlerde oynanıyor, haliyle çokça da ilgi görüyor. Ünü Erciş’i aşan bu oyunla Türkiye’deki kimi festivallerde karşılaşmak mümkün; Ulupamir oyun ekibi maharetlerini başka şenliklerde de sergiliyor.


Foto: Ali Dağer
İsmet Tunç

Erciş Halk Kütüphanesi

Modern yerleşim yerleri, modern çizgilerle bezenmiş anlayış ve kurumların birbirini desteklemesiyle meydana getirilebilir. İnsanların algılarında meydana getirdiği o dünya ve anlayışın günlük hayata zuhur etmesi için somut kimi öneri ve projelerin hayata geçirilmesi gerekir. Ancak o zaman yaşam kalitesi, bilime ve bilgiye olan açlık, insan merkezli eğitim ve düşünce ortamı oluşturulabilir. Kurumların kendi bünyelerinde giriştikleri bu çaba, ortaya modern anlamda somut çizgilerin ve anlayışların çıkmasını sağlar. Bahsettiğimiz ve özlemini çektiğimiz ortam ve kurumların başında kütüphaneler gelir. Kütüphaneler bir kentteki kültür evleridir. Binlerce ruhun bir araya gelip, harika bir armoni meydana getirdiği eşsiz mekânlardır


Yanı başımızdaki Bağdat kentinde, bir zamanlar çeviri orduları çalışırdı. Bunlar büyük bir özveriyle buldukları tüm eski yazmaları Farsça ve Arapçaya çevirerek toplumun aydınlanmasında çok önemli görevler üstlenmekteydiler; bu şekilde eşsiz kütüphaneler meydana getirmişlerdi, İlk öğretmen olarak bilinen El Kindi (ölümü 870), sonra Şam’da 950 yılında ölen el-Farabi, 980 yılında dünyaya gelen Buhara’da gözlerini açan İbni Sina ve Kurtaba’da doğan büyük filozof İbni Rüşd (ölümü 1180)… Bunlar Doğu’nun ışığını kütüphanelerden yükselten âlimlerdi. İslam Felsefesi’nin Doğu’dan Kurtuba’ya ulaştıktan sonra Avrupa’da aydınlanmayı sağladığını düşününce, bir kütüphane kültürünün bizler için ne derin manalar içerdiğini görmek heyecan verici olsa gerek.


Erciş Halk Kütüphanesi herhangi büyük bir kentte karşılaşabileceğimiz kadar nezih bir ortama sahip. Okuma salonu, kitapların sergilendiği ana bölüm ve internet erişim merkeziyle okuyucularına alternatifler sunan bir kurum.


Kütüphane, “Kültür Merkezi” tabelası taşıyan, esasında bünyesinde alakalı alakasız birkaç kurumu daha barındıran bir binada bulunuyor. Binanın ikinci katı kütüphane olarak düzenlenmiş. Hemen basamaklarda, sizleri okuma ve kitap ilintili düşünceler sarıveriyor. Bunlar, çeşitli renkli kâğıtlara yazılmış özlü sözler… Merdiven boyunca bu yazıları okuyup basamakların bitimindeki koridorda, açık, büyük bir kapıdan içeri giriyorsunuz. Kapının yanında teşhir edilmek amacıyla süreli yayınlara rastlıyorsunuz. Bunlar çeşitli kategorilerde olup, raflarda rengârenk duran, bazılarının basımı yapılmayan bazıları da genelde ayda bir çıkan dergilerden oluşuyor. Edebiyat, arkeoloji, sanat, tarih, siyasal ve benzeri türlerde yayınlar yer alıyor.


Ana kısımda ise türlerine göre sıralanmış kitap raflarıyla karşılaşılıyor, burada hemen hemen her türden kitabı bulmak mümkün. Rafların hemen üstünde, duvara ilintilenmiş kâğıtlardan hangi rafta hangi tür kitabın bulunacağı bilgisi yer alıyor. Böylece arayacağınız tür kitabı zaman kaybetmeden araştırma imkânına sahipsiniz. Dünya ölçeğinde uygulanan Onlu Dewey Sistemi’yle tüm kitapların türlere göre etiketlendiğini görüyoruz.


Teşhirin daha rahat ve ilgi çekici olması için salondaki beton kolonların etrafı raflarla çevrilerek kitaplar konulmuş ve bunlar gerçekten hoş bir görüntü oluşturmuş.


Raflara yakın konumda bulunan masalar size hemen oracıkta bulduğunuz kitabı okuma veya inceleme imkânı veriyor.


Kütüphanenin bundan başka iki bölümü daha var. Kitapların olduğu salonun hemen karşı tarafındaki (eskiden kütüphane olarak kullanılan kısım) salon masalarla çevrilmiş ve sessizlik isteyenler için ideal bir ortam görünümünde.


Bu okuma salonunun hemen yanında paravanla bölünmüş diğer kısımda ise bilgisayarlar mevcut. Bilgisayarlardan, öğrencilerin yanı sıra dileyen vatandaşlar da yararlanabiliyor. Sorumlu memurlardan Selahattin Sancak, bilgisayar kullanmak isteyen öğrencilerin hangi konuları ne amaçla araştıracaklarını sorduklarını, önce bir saat kitap okuttuklarını ve ondan sonra bilgisayar kullanmalarına izin verdiklerini söylüyor. İlkin bunun zorlama olarak algılanabileceğini fakat zamanla öğrencilerin kitap okumanın tadını aldıkça okuma yetisi kazanacağını da ekliyor. Sorumlu memurlar, özellikle ailelerin kütüphaneden haberdar olmaları gerektiğini; çocuk yetiştirme, anne-çocuk sağlığı gibi konularda birçok eserin bulunduğunu ve özellikle annelerin kitaplardan yararlanarak çocuklarını daha iyi bilinçle yetiştirebileceğini de sözlerine ekliyor. Kütüphane sorumlularının pozitif ruhlu olmaları, sıcak bir ortamda kişiye yabancılık çektirmiyor. Böyle bir ortamın ilgi görmesi için, kendilerinin, vatandaşla olan iletişimlerinin kütüphanenin geleceği için önemli olduğunun farkındalar. Örneğin kitap okumak ya da ödünç almak için kütüphaneye gelen bir öğrenciyi gördüklerinde bir şekilde birkaç soru sorarak o öğrencinin kendini rahat hissetmesini sağlıyorlar. Bu esnada kullandıkları üslup karşısındakine itici gelmeyecek kadar da yumuşak.


Kütüphane çalışanlar bu işi bilen özverili kişiler. Selahattin Sancak, Mustafa Sancak’la birlikte kütüphanenin kuruluşunda yer almış. Sonra Çanakkale Ayvacık’ta kütüphaneci olarak çalışmış. Sekiz yıl da İzmir – Konak’ta çalıştıktan sonra yeniden Erciş’e tayini çıkmış ve emeklilik öncesi zamanını kütüphane için harcamakta. Harun Kılıç, Ercişli, İstanbul Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümü mezunu, ilk tayin yeri Erciş, özverili ve planlı çalışmaya dikkat eden bir görevli. Dahası, Harun Bey, işini bilen, kütüphane olgusundan haberdar, -Selahattin Sancak’ın deyimiyle- varlığı Erciş için bir şans; çünkü her yerde kütüphane üzerine çalışan, eğitimini alan şahıslar bulmak oldukça zor. Bir de kuruluşundan, yani 1986 yılından beri kütüphaneyle ilgilenen ve şimdiki görevi müdür yetkili olan Mustafa Sancak var. Adını saydığımız bu şahıslar el ele vererek güzel bir ortam oluşturmuşlar.


Kütüphanenin 31.12.2008 tarihi itibariyle sunulacak sayısal verileri ise şöyle:


Demirbaş kayıtlı toplam kitap sayısı – 13871


Yıl içinde giren kitap sayısı – 1824


Üye sayısı – 722


Ödünç verilen kitap sayısı – 6713


Okuyucu sayısı – 4425


Araştırmaya gelen okuyucu sayısı – 5114


Toplam okuyucu sayısı – 9539


İnternet bölümü kullanıcı sayısı - 1802


Süreli yayın abone sayısı – 12


Bağışla gelen süreli yayın abone sayısı – 13


Süreli yayın toplamı – 25


Toplam kullanıcı sayısı – 11341


Erciş Halk Kütüphanesi’nin modern bir çehre edinmesi üç yıl gibi bir sürede gerçekleşmiş. Kitaplar demirbaş defterine kaydedilmiş, konularına göre tasnif edilmiş, muhtıraları yapıştırılmış, renkli etiket uygulaması tamamlanmış. Kütüphaneye üye olmak isteyenler için; öğrencilerden öğrenci belgesi ve kimlik fotokopisi; öğrenci olmayanlardan ise ikametgâh ve kimlik fotokopisi belgeleri istenmektedir. Kütüphane sorumlularının yakındığı bir konu da, kitap ödünç alanların kitapları zamanında getirmemesi ve zihinlerde kütüphane bilincinin henüz çok az yerleşmiş olması.


Erciş Halk Kütüphanesi bilimsel nitelikli yayınlarıyla da özellikle üniversite öğrencileri için uygun bir ortam. Sunulan imkânlardan yararlanmanın birinci kuralı yerel halkın bu kütüphanenin varlığından haberdar olması gerekir. Aksi halde bu kurum bir önem arz etmemektedir. Eğer bu algıya sahipseniz atmanız gereken bir adım daha var; kütüphanenin yolunu tutmak. Herkese iyi okumalar.

İsmet Tunç