Kadın Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 2

GELENEKSEL KESİMDE KADININ EKONOMİDEKİ ROLÜ VE TOPLUMSAL STATÜSÜ

Geleneksel diye tabir ettiğimiz kesim; kırsal yaşam biçimine sahip ve genelde tarım ve hayvancılıkla geçinen halkı ifade etmektedir. Geleneksel kesim ailesinin genellikle aynı bakış açısıyla değerlendirilmesinin temel nedeni; hayat standartlarının altında yaşam savaşı vermeleridir. Bu durumda gerek erkek gerekse kadın ekonomik anlamda kaygı duyarlar. Bu kaygıyı gidermek ataerkil toplumlarda erkeğin işidir. Bunu yanında kadın da ekonomide belirleyici bir faktör olarak ev ekonomisine katılır ya da kimi yerlerde buna zorlanır.

Özellikle ekonomik anlamda kadının etkinliği dünyanın hemen her yerinde benzerlik gösterirken, toplumdaki sosyal statüsü önemli derecede farklılık gösterir. Bunun temel birkaç nedeni; o toplumun politik, sosyo-kültürel, dinsel, ekonomik, eğitim gibi yaşamı düzenleyen faktörlerinin farklılığıdır. Özellikle o toplumun dinsel yapısı kadının toplumdaki yerine önemli derecede etki eder, çünkü dinsel kurallar kadın erkek arasındaki çizgiyi kesin olmasa da önemli derecede belirtmiş, kadın-erkek ilişkisinin temel alındığı eşitlikçi aile yapısının ortaya çıkmasına engel olarak, erkek otoritesinin kesin olarak ortaya çıkmasına ve o topluma yerleşmesine neden olmuştur. Başat faktörün erkek olduğu bir toplumda kadın her zaman erkeğin gölgesinde yaşamaya mecbur kalmıştır, bunda kadının ekonomik olarak erkeğe bağlı olması en önemli etkendi

Dinsel ve diğer belirleyici faktörler kadar, yaşanılan coğrafyanın da kadının toplumdaki yeri ve rolü üzerinde etkisi vardır. Yerleşimin kırsalda olduğu bölgelerde gerek hava şartları gerekse yiyecek elde etmekteki zorluklar erkeğin daha sert bir kişilik kazanmasına neden olur. Bu da erkeğin ev yönetiminde daha otoriter olmasına yol açarken, kadını daha fazla baskı altında tutar ve bir anlamda kadını pasifleşmesine neden olur. Erkek çocuğu, yetişkinliğe gelinceye kadar ki süreçte ev ekonomisine özellikle tarım alanlarında, hayvanların beslenmesi ve bakımında aktif rol oynar. Kış aylarının çetin geçtiği bölgelerde özellikle hayvanların bakımı ve besin temin etme oldukça güç şartlarda yapılır. Erkeğin küçük yaştan itibaren bu ve benzeri temel görevler üstlenmesi, onun yetişkinlik sürecinde gittikçe daha sert bir kişilik kazanmasına neden olur. Ev yönetiminde daha otoriter, daha bir şiddet unsurları içeren hal ve hareketler sergiler. Daha kavgacı bir kişiliğe bürünür, çünkü mevcut şartlar bunu gerektirdiği için ve eğitimin tam anlamıyla uygulanmamasından kaynaklanan kişilik gelişimindeki bozukluk ve aksaklıklar, özellikle zor şartlarda yaşayan bu yörelerde erkeklerin kadınlara hiçte insancıl olmayan bir şekilde davranmalarına neden olur. Bu yörelerde kadın genellikle mutlak erkek egemenliği altında yaşar. Bu durum yaşlılık dönemine doğru değişim gösterir, çünkü yaşlanan baba yerini genellikle olağan bir durum olmazsa en büyük oğluna bırakır. Yaşlanan kadınlar, biraz daha rahat hareket ederler ve erkeklerin yanında önemli kararları tartışmakta bir sakınca görmezler ve genelde söyledikleri sözler erkeklerinkiyle bir tutulur.

Çok kadınla evliliğin olduğu toplumlarda evin birinci hanımı genelde toplumsal olarak herkesçe kabul edilen erkeklere özgü özelliklere sahiptir. Erkekler meclisinde oturur, onlarla tartışmaktan çekinmez hatta geleneksel kesimde çok yadırganan bir durum olan kadının sigara içmesi durumu onun için geçerli değildir. Bu durum çoğu ailede evin en yaşlı kadını için de geçerlidir.

Kadın, geleneksel kesimde her ne kadar ikinci planda görülse de gerçekte evin ekonomik olarak yönetilmesi tamamen olmasa da kısmen onun elindedir. Evin ihtiyaçları kadın tarafından belirlenir, erzaklar dönemlik olarak erkek tarafından temin edilir, kimi zaman bu alımlar yılda bazen bir kez yapılır. Evin hemen her türlü ihtiyacı karşılanır ve yiyecekler tamamen kadının denetimi altındadır. Kadın savurganlığa karşı son derece dikkatlidir. Dikkat edilmeden yapılan yiyecek tüketimi planlanan süreden önce biterse ek geliri olmayan ya da herhangi bir birikimi olmayan ev halkı zor günler yaşayabilir. Erkek kadın gibi evdeki önemsiz görülen ama gerçekte büyük bir önem teşkil eden yiyecek kullanımı konusunda hassasiyet göstermez, çünkü kadın bu zamana gelinceye kadar yani evlenmeden önce bir evin ekonomik olarak asıl idare edileceğini annesinden öğrenir. Anne bilinçli olarak mutfaktaki her türlü detayı kıza küçük yaştan itibaren öğretir. Evlenme yaşı gelen genç kız yeni evinde bu detaylara dikkat ederse kısa zamanda aile içindeki saygınlığını en üst seviyeye çıkarır çünkü geleneksel kesimde gelinin geldiği eve bolluk ve bereket getirdiğine inanılır. Savurganlık yapan gelin o ev için felaket demektir.

Temelde kadının başlıkla alınması, güzelliğiyle pek doğru orantılı değildir. Her ne kadar ki, güzellik önemli ise de temelde kızın çalışkanlığı ve gündelik işlerdeki becerikliliği temel koşul sayılır. Kızın babasının toplumsal statüsü burada çok önemlidir. Toplumda sözü dinlenen, kendisine saygı duyulan, mal-mülk sahibi bir kız babasının alacağı başlık parasıyla; orta halli birinin alacağı başlık parası aynı değildir. Yüksek miktarda başlık parası veya değerli mal karşılığı gelin gelen kız ailelerin mevcut birey sayıları potansiyelini büyük oranda değiştirecektir. Bu yöndeki münasebetler kesinlikle düğünle sınırlı kalmayıp toplumsal olarak oluşacak, iştiraki gerektirecek her durum ve ortamda birlikteliği özel durumlar dışında mecburi kılar. Bu durumlar sünnet, düğün, kavga ve benzeri tatsızlıklarda destek çıkma şeklinde sıralanabilir. Dünür olan aileler çevreye de bir anlamda mesaj da vermiş olurlar, herhangi tatsız bir durumda yalnız olmadıklarını, belli bir gücün arkalarında olduğu mesajıdır bu. Bu ve daha sıralayamadığımız daha pek çok neden o toplumun kadına ve kadın gerçeğine yaklaşımını belirler.

Kadının şiddete maruz kalmasının en önemli nedeni az önce açıklamaya çalıştığımız gerçekler ışığında aranmalıdır. Çünkü bu düşünceyle yetişen nesiller kadını tamamen egemenlikleri altında, istedikleri gibi muamele edebilecekleri, belki de yıllarca topladığı mal varlığının elinden kayıp gitmesine neden olarak gördüğü kadını, en küçük olumsuzlukta elindeki başlık kozu sayesinde dövmekte, hırpalamakta çoğu zaman ona önemli kararlarda söz hakkı dahi vermeyerek bir anlamda ailedeki otoritesini başlık sayesinde meşrulaştırmaktadır. Şehirleşmenin giderek artmasıyla bu “feodal dönem kalıntıları” uygulamalar yavaş yavaş değişmektedir. Kadının kendisini toplumun bir bireyi olarak görmesi bu çağ dışı uygulamaları büyük oranda azaltmıştır. Yıllarca tanık olduğumuz hoş olmayan kadına yönelik şiddet büyük oranda eğitimsizlikten kaynaklanmaktadır. Söylenen her şeyin koşulsuz kabul edilmesi, sorgulanmasının tabu olduğu düşüncesi, yıllarca yapılan yanlışların sorgulanmasını, araştırılmasını engellemiş; bilim ve teknolojik alandaki gelişmeler, insanları yeni arayışlara yönlendirirken; yıllarca yapılan yanlışların da sorgulanması, düzeltilmesi gereğini ortaya koymuştur.

Hayvancılık ve tarımla geçinen yörelerde, kadın elinin değmediği bir işten söz etmek nerdeyse imkânsızdır. Evde beslenilen hayvanların bakımı erkekle birlikte yapılır kimi zaman da erkeğin evde olmadığı zamanlarda bu iş genellikle kadının omuzlarındadır. Kışın evde beslenilen hayvanlar baharın gelmesiyle yaylaya çıkarılır, uzun süre yaylada tutulur. Burada da erkeğin en büyük destekçisi ve yardımcısı yine kadındır. Kadın hayvanlardan sağlanan besinin bir kısmını ev için ayırırken, bir kısmını da pazarda satması için kocasına verir. Hatta kadın bunların fiyatlarını çoğu kez kocasına defalarca tekrarlar ve malın ya da besinin değerinin altında satılmamasını tembihler, çünkü erkekler pazarlık konusunda pek sabırlı olmayıp bazen malın ya da besinin asıl fiyatı üzerinde fazla durmazlar. Böylece ev ekonomisini erkekle beraber kontrol eder ve daha da gelişmesini sağlar. Kadın bu benzeri işleri hiçbir zaman bir zorunluluk ya da başka bir şekilde söylemek gerekirse kendisini buna mecburi hissetmez, kadın psikolojik olarak kızlık zamanlarından yetişkinliğe gelinceye kadarki süreçte kendisini bu işler içinde bulduğu için bunu doğal bir olay olarak kabul eder. Ev onun için sadece kocanın ekmek getirmekle yükümlü olduğu, sadece erkeğin olmadığı zamanlarda koruyup kollayacağı bir yer olmaktan ziyade, evin gelişmişliği için kendisinin de mutlaka katkısın olmasını istediği -daha bir kutsallık taşıyan- bir yerdir.

Kız çocukları ergenliğe hatta bu döneme gelmeden bile ev işlerinde aktif şekilde çalışmaya başlarlar. Bu durum yadırgayıcı sayılmaz çünkü yaşam koşulları bunu gerektirir. Ekonomik olarak kendi kendine yetinemeyen toplumlarda kadınlar kimi zaman erkeklerin yüklendikleri kadar sorumluluk yüklenirler. Bu durum ilkin bir mecburiyetin ötesine geçmezken daha sonra kültürel bir kabul olarak görülür. Herkesin hemen aklına gelecek bir örnek verirsek; Karadeniz’de dik yamaçları kadınların nasıl oluyor da sırtlarında kimi zaman elli hatta altmış kiloya varan ağırlıkları taşıdıklarını hepimiz hayretle görmüşüzdür. İlkin bunun tamamıyla erkek işi olduğu aklımıza gelir, ama Karadeniz erkekleri çoğunlukla iş umuduyla şehir dışına hatta yurt dışına çıktıklarından bu ve benzeri zor işler tamamen kadınların omuzlarına bindi. İlkin mecburiyetten kaynaklanan ama zamanla kültürel bir özellik kazanan bu durumun, artık herkes tarafında bilindiği aşikâr. Hatta günümüzde erkeklerin kahvede boş vakit geçirirken kadıların dik yamaçları çıktıkları bugün için artık bilinen bir gerçek.

Kırsal kesim kadını hayatlarından şikâyetçi olmanın pek de yarar getirmeyeceğinin farkında, çünkü mevcut aile otoritesine başkaldıracak ne bir desteğe sahipler ne de haklı gerekçelerlini anlatabilecekleri bir özgüvene. Bugün için yavaş yavaş değişen kaderlerinin gölgesinde daha rahat bir hayat sürmenin çabası içindeler. Bu şansı yakalayamayanlar ise şehirleşmenin getireceği olanakları daha çok bekleyeceğe benziyorlar. Kırsal kesimde hayat standartları geliştiği zaman geleneksel yolla yapılan her türlü uygulama yavaş yavaş değişikliğe uğrayacağa benziyor. çünkü ekonomik kaygıyla kadının çalıştırılması ya da kadının çalışmayı kendine görev bilme düşüncesi değişecektir. O zaman kadın ekonomik boyuta farklı açılardan yaklaşma eğilimi gösterecektir. Eğitim olanaklarının iyileşmesi sonucu, fiziksel güce dayanan ekonomiye katkı, ekonomik özgürlüğün kazanılmasıyla farklı alanlarda ve tabi ki farklı biçimde olacaktır.

İsmet Tunç


Kadınlar, Eğitimleri, Oy Hakları ve Demokrasi

Bir kırsal kesim kadınından en çok duyulan cümle “ben bilmem, kocam bilir”dir. Neden bilmez? Kocası neden bilir? Nasıl bilmelidir? Bunlara verecek bir cevabı da yok. Aslında ne düşünmesine gerek var ne de fırsatı… Ömür boyu müebbet yemiş pasif bir varlıktır, yaşayan ama yaşadığından haberdar olmayan, birey olduğunun kanıtı olan “oy hakkı”nı bile erkeğin gösterdiği partinin sembolüne basan bir varlık…

Bilgi toplumuna geçtiğimiz 1950li yıllardan sonra dünya toplumlarında sürekli artan bir gelişim grafiği gözlenmiştir. Bu gelişimde muhakkak ki kadınların özümsenmeyecek derecede rolü ve etkisi vardır. Çünkü modern toplumlarda, kadın, erkekle eşit sorumluluk alarak o toplumun gelişim dinamiklerinde önemli roller üstlenir. Çünkü kol gücü yerine akıl ve mantığın ön planda olduğu teknoloji çağı, kadınların her türlü işte ve etkinlikte aktif rol alarak var olmasına olanak verir.


kadınların bu etkinliklere sahip olmaları elbet de kolay olmadı. Feminist öğretinin en ateşli savunucunlarından biri olan yazar Hannab Rachel Bell bu süreci Kadın İşi//Erkek İşi adlı kitabında şu şekilde yazıyor: "Sütyenlerimizi yakıyor, etek, ince çorap ve yüksek topuklu ayakkabı yerine pantolon giyerek her eşye meydan okurcasına uygun adım yürüyor, sadece erkeklerin girebildiği barları basıyor, üniversitedeki seçimlerde ağırlığımızı koyuyor, durmaksızın eşitli talep ediyorduk" diyor.


eğitim ortamının cesaretle birleşmesi meydan okuma şeklinde varlığını hissettirebiliyor. Ya ülkemizdeki eğitimden yararlanamayan kadınlar kendilerini ifade etmek için hangi yola başvursunlar? Onları nasıl tanımlamak gerekir? Burada en iyisi Nazım'a kulak vermek gerekiyor;

"...

Ve kadınlar

bizim kadınlarımız:

korkunç ve mübarek elleri

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

anamız, avradımız, yarimiz

ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve kara sabana koşulan ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar,

bizim kadınlarımız

..."

Kadınların nitelik ve sayısal oranda artması, günümüzde, özellikle siyasi alanda kadınların etkinliğini sürekli gündemde tutmuştur. Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1934 yılında sahip olunmuşlardır. Ülkemiz kadını birçok Avrupa Birliği ülkelerindeki kadınlardan önce bu hakkı elde etmesine rağmen, günümüzde kendi özgür iradesine göre siyasi tercihini yapamamakta, erkeğin denetim ve baskısında, yine erkeğin istediği parti, siyasi oluşuma oy vermekte ya da benzeri aktivitelere bu şekilde iştirak etmektedir. Bunun da en önemli nedenlerinden biri; feodal özellik gösteren ataerkil sistemin günümüzde toplumsal bir sorun olarak devam ediyor/ettiriliyor olması gösterilebilir.


Kadınların oy kullanmada kendi siyasi iradelerini yansıtamamalarının en başta gelen nedeni; erkekle eşit olmayan haklara sahip olmalarıdır. Erkeklerle eşit haklara sahip olduklarının farkında olmamaları onları pasifleştirmiştir. Bu olumsuz durum, ortaya erkekle eşit oldukları halde, onlarda, erkekle eşit olmadıkları düşüncesini doğurmuştur. Bu düşünce, erkeklerin yaratılıştan kadından üstün olduğu düşüncesi hâkim kılmış, dinden olmayan fakat dindenmiş gibi gösterilen kültürel öğeler kadının baskı altında kalması için kullanılan toplumsal yanlışlar olarak kalmıştır.


Kadının kimlik sorunu olarak ortaya çıkan kendini ifade edememe sıkıntısı onu evine ve erkeğine bağlı, mazbut bir varlık, iyi bir anne haline getirmiştir. Bu nedenle kadınlara yönelik yapılacak bilgilendirme çalışmaları; onlara herhangi bir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradelerine göre seçim yapmalarına olanak verecektir.

Geleneksel kesim kadını, bireysel haklar adına neredeyse hiçbir konuda bilgi sahibi değildir. Bu bilgisizlik; dar bir dünya görüşü, olayları idrak edememe, çözüm odaklı düşünememe gibi kadını tamamen toplumsal ve sosyal bir varlık durumundan çıkarıp, günübirlik işlerin ehil kişisi yapmıştır.


Kadınlara yönelik yapılacak eğitim çalışmalarının en temel amaçları; demokrasi bilincinin aşılanması, kadın hak ve özgürlüklerin kadınlarca özümsenmesinin sağlanması; aile, birey, kadın-erkek eşitliği, bireysel yaşam, ataerkil sistemde kadının hakları, sosyal güvence gibi temel konularda bilgi vermek ve kadınların bilinçlenmesini sağlamak.


Kadına verilecek fırsatlar her şeyden önce demokratik bir ortamda kadınların onurluca bir yaşam sürmelerini sağlayacaktır. Kendisini yönetmesi için her türlü siyasal etkinlikte oy kullanmak zorunda kalan kadın, kendi tercihi yerine başkalarının tercihlerine uymak zorunda kalıyor ya da bu zorlamaya tabi tutuluyor. Kadına yönelik çalışmalar bu tür uygulamaların büyük oranda azalması ya da belirli bir seviyeye çekilmesi anlamına geliyor. Bu şekilde bilinçlenen kadın kendi tercihini yaparken ben bilirim diyebilecektir.

İsmet Tunç

Bir Bayanla Kadın-Erkek Hakları Üzerine

Kadınlar ve erkeler… Birbirinin muhtacı olan varlıklar, kavgaları da çoğu zaman varlık sorunu üzerine oluyor. Daha doğrusu feminist öğretiden yola çıkılarak erkek egemen bir dünyanın, kadınları görmezlikten gelen tavrını değiştirmek için verilen mücadele feminizm olarak biliniyor.

Koyu bir feminist olan Evely Reed, bundan 6 bin yıl önce toplumu kadınların yönettiğinden söz eder. İlk çiftçilerin, ilk doktorların, ilk mimarların ve diğer işlerdeki öncüllerin hep kadınlar olduğunu, toplumsal dinamiklerin önemli bir bölümünün kadınlar tarafından yerine getirildiğinden söz eder.

Bundan bir zaman önce (27/ 01/ 2008) bir bayanla kadın erkek eşitliği üzerine konuşuyoruz. Erkekler tarafından bunun tartışılması bir meraklıyı pek tatmin etmiyor açıkçası. Bir sohbette gazeteci edasıyla “siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?” da diyemiyor insan. Çünkü bu gazetecinin işi, siz ise bir arkadaşla sohbet ediyorsunuz. Bir bayan olarak onun böyle bir sorgulama hissinde olmadan düşüncelerini açıklamasını istiyorsunuz daha doğru böyle diliyorsunuz.

Karşımdaki bayan “ben hiçbir zaman kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” dediği zaman, ben, sıradan bir refleks söylem olan; bunun erkek egemenliğinden kaynaklandığını söylemesini bekliyordum. Ama beni asıl şaşırtan ise -bence de olması gereken- erkeğin erkek, kadının da kadın olduğu düşüncesi. Bu düşünce yeterliydi ona göre, çünkü Allah istese ikisini de erkek ya da kadın yaratabilirdi. O zaman erkeği erkek, kadını da kadın olarak yaratmış dedi. Haklıydı aslında, farklı yapılarda iki cins ve binlerce yıldır süregelen gelen bir kavga. Ne zaman son bulur şimdilik meçhul…

Eşitlik nerede olacak soruma ise verdiği cevap şuydu; eşitlik kanun önünde olmalıdır. Ben de şöyle düşündüm kendi kendime; biz her gün kanuni yoldan anlaşma, iletişim, sosyalleşme ve benzeri aktivitelere gireceksek hangi mevzuata uyacağız; birincisi biyolojik mevzuata mı? Yoksa ikincisi olan kanuni mevzuata mı?

Günlük yaşamda kadının kadın gibi, erkeğin de erkek gibi davranması acaba ne kadar zor? Bu kavgalar kadının varlığının kabul edilmeyişinden mi? Yoksa kadının gerçekte söylendiği gibi erkeğin “erk” sahibi olmasından kaynaklanan pasifliğinden mi kaynaklanıyor? Birinin olmadan diğerinin varlığının bir anlam ifade etmeyeceği gerçeği ne zaman anlaşılacak? Neden bir ömür boyu birliktelik için atılan imzalar ve söylenenler kısa zaman sonra unutuluyor?

Aslında soru çok ama cevaplar da sorular artıkça zorlaşıyor. Benim bunca sorudan sonra anladığım şey, ayrı ayrı varlıkların “birlik” olarak algılanmayışı. Yani eğer eşlerden biri diğerinin varlığını unutursa, o eş, o ev için yabancılaşıyor. Yabancılaşma ilkin karşıdakine sonra da evlilik kurumuna bulaşınca da “mutsuzluk” adı verilen belki de ayrılıkla sonuçlanan olumsuzluklar meydana geliyor.

Günümüzde artık evlilik yaşı iyice yukarılara çekildi. Kimimizce akıllıca bir yöntem. İyi bir kariyer, iyi bir eş seçimi vs. Diğer tarafta bireysel-özgür hayatın sunduğu avantajlar bireyi evlikten gittikçe soğutmakta ve evlilik olsa bile fazla sürdürülememekte. Belki de olması gereken bu. Evliliğin kadını sınırlandırdığı doğru. Ev işi, bebek, diğer sorumluluklar … gibi kadının yüksek bir mevkie gelmesini ya engelliyor ya da zorlaştırıyor.

Sonuç olarak, bir şeyin söylenmesi zor gibi. Bir eğri, bir doğru ve ortaya çıkan binlerce önerme. Ben yine de kendi bildiğimi okuyayım. Varlık vardır ve o varlığa sahip çıkılmalıdır.

İsmet Tunç

ERCİŞ’TE KADINLAR DERNEĞİ

Toplumu oluşturan gruplardan en çok göz ardı edileni kadınlardır. Kadınlar doğaları gereği korunmaya ve kollanmaya muhtaç varlıklardır. Anaerkil sistemde hâkim olan kadınlar uzun bir zaman sonra değişen iktisadi ve toplumsal şartlardan sonra ataerkil sistem içinde yaşamaya devam etmişlerdir. Bu yaşam koşulu erkeği toplumda erk sahibi yaparken, kadını evine ve çocuklarına adayan bir varlık haline getirmiştir.


Analık duygusu, kadını sorumluluğunu yerine getiren ve başkaldırmayan bir sistemde yaşatmıştır. Erkeğin ve kadının görevlerini bilmesi arzu edilen bir durum olarak bilinse de bu görevlerin birinin baskın olduğu fikri eşitsizliği doğurmuştur. Yani kadın evinde çocuğuna ve yuvasına bakarken aslında görevini yerine getirmektedir. Erkek fiziksel ve sosyal konumu gereği bu iş bölümünü kendi lehine çevirmiş ve kadın iş bölümünden kaynaklanan bir eşitsizliğin mağduru olmuştur. Eğer erkek kadının etki alanında onu özgür bıraksaydı belki de kadınlar bugün erkeklerin alanında söz sahibi olmak istemeyeceklerdi.


Erciş’te açılan “ Erciş Kadınları Koruma ve Dayanışma Derneği” yukarıda değinmeye çalıştığımız eşitsizlikten kaynaklanan yaraları sarma amacıyla faaliyete başlamış. Kırsalda yaşayan ve sağlık koşullarının yetersizliğinden dolayı birçok sağlık sorunlarıyla uğraşan kadınlara sağlık hizmete götürme amacıyla açılan dernek yöre kadınlarının yaşamlarında yepyeni ufuklar açmış. İlçe merkezinin tamamı, 16 köy, bir beldeyi kapsayan çalışma bir yıllık süreyi kapsamakta.


İleri yaşına rağmen köyden çıkamamış, çıkmışsa da hiçbir olanaktan yararlanamamış kadınlar, derneğin götürdüğü hizmetle yaşamlarının sadece dokuz ayda bir çocuk doğurmak olmadığını görmüşler. Nazım’ın dediği gibi kadınlarımıza hep soframızda öküzümüzden sonra yer açmışız. Modern topluma geçişle birlikte toplumsal hayatta rol almaya başlayan kadınlar birçok hak elde etmişler. Oysa bunlardan haberdar olmayan kırsal kesim kadını bu itilmişliğin ve geri kalmışlığın verdiği eziklikle yaşamını devam ettirmekte.


Jean Jaques Rousseau “ İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı ünlü ütopyasında kadınların toplumdaki yerlerini şu şekilde ifade eder: “Sevimli ve erdemli hanım yurttaşlarım, sizin cinsinizin kaderi , her zaman bizim cinsimizi yönetmek olacaktır” der. İslam dini kadına en üst mertebeyi layık görmüş, cenneti annelerin ayakları altına vererek kadın olmanın kutsallığını dile getirmiştir. Oysa bunlardan haberdar olunmaması ya da bunların uygulanmaması kadınların günümüzde hak etmedikleri koşullarda yaşamalarına neden olmuştur.


Erciş’te açılan kadınlar derneği bu itilmişliğin ve geri kalmışlığın resmini ortadan kaldırmak amacında. Derneğin kurucusu Asiye Baburhan bu düşüncesini projelendirirken, çoğu kişi bu projenin Avrupa Birliği tarafından kabul edileceğini düşünmemiş. Asiye Hanım kadın üreme sorunlarıyla ilgili projeyi tamamlarken, belki de, hayatında doktor yüzü görmemiş, modern tıptan habersiz ve yoksun kadınlarla karşılaşacağını düşünmemiş,


Projenin kabul edilmesiyle sağlık ekibi oluşturulmaya başlanıyor. Doktor, psikolog, avukat, sosyal hizmet görevlisinden oluşan ekiple birlikte Asiye Hanım köy köy dolaşarak kadınları dinliyor. Halk ilkin pek sıcak davranmıyor; ama amaçları anlatılınca bu imkanlardan yararlanmak için daha istekli olmaya başlıyorlar. Gidilen köylerde hala tansiyon denilince neresini göstereceğini bilmeyen kadınlar var. Bunlar hiç doktora gitmemiş, doğum kontrol yöntemlerini kısırlık olarak algılayan var. Hayatını doğumdan ve ev işlerinden ibaret gören bu kadınlar hijyenik ortamda bulunmadıkları için bir çok sağlık sorunlarıyla uğraşmaktalar. Sağlık hizmetlerinden faydalanamamalarının altında ise kocalarının, yakınlarının ilgilenmemesi, devletin sağlık programı uygulamamış olması yatmakta.


Sağlık ekibinin çalışmalarında memnun olan kadınlar, köylerine bir daha gelmeleri için onlarda ricada bulunmuşlar. Tekrar gelip bilgi vermelerini ve sağlık kontrollerini yapmalarını istemişler.


Kadınların gelecek hakkındaki en büyük endişeleri ise çocukları. En çok sağlıklı ve eğitimli nesiller yetiştirmek istediklerini dile getirmekteler.


Bazı köylerde birden çok evlilik örneklerine rastlanmakta. Belli yaşa gelmelerine rağmen nüfuz cüzdanı olmayan çocuklar var. Bu denli sağlıksız bir yapının içinde büyüyen çocuklar maalesef gerekli eğitimi alamamaktalar.


Kırsal kesimdeki eğitimsizlik ve bilinçsizlik insanların imkânları yanlış kullanmalarına neden olmakta. Devletin verdiği çocuk yardımından faydalanmak için belli yaşa gelmiş kadınlar yeniden çocuk sahibi olmakta bir sakınca görmüyorlar. Eğitimli nesil yetişmek için belli bir gelir seviyesine sahip olunması gerektiğini unutan bu kadınlar, maalesef kırsal kesimin imkânsızlıkları içerisinde yeni imkânsızlıklara da davetiye çıkarmaktalar.


Genel olarak Erciş’ te kadınlar derneği bir yaraya merhem olma amacında, başarılı oldukları ortada. Halktan gelen olumlu tepkiler bunun göstergesi. Kadınlar daha bilinçli ve daha gayretli şimdi.


İsmet Tunç

22/ 05/ 2007 Sivas

BEREKET SİMGESİ OLARAK KADIN

İlkel-Geleneksel toplumda kadın hayatın hemen her alanında aktif olarak bulunmaktadır. Kadının hayatın içinde oluşu büyük ölçüde ekonomik kaynaklıdır. Bu nedenle erkek her ne kadar baskın ve göz önünde bulunursa bulunsun, bu durum kadının hiç bir zaman pasif olduğu anlamına gelmez. Aksine kadın perde arkasından tüm işlerde ve etkinliklerde önemli derecede söz sahibidir. Kadının bu şekilde toplum hayatına ekonomik nedenlerle entegre oluşu, onun toplumun saygın bir bireyi oluşunda ve iyi bir konumuna gelmesinde önemli bir etkendir. Reed, kadınların yarattıklarıyla kendilerine olduğu kadar erkeklere de yani bütün topluluğa yararlı olduklarından dolayı en çok saygı gören cins olduklarını dile getirmektedir (Reed, 1994).

Genel olarak kadınların ekonomik etkinliklerde bulunmalarının temel nedenini sahip oldukları kültürün gereği kabul edebiliriz, çünkü bu süreç küçük yaşlardan itibaren başlamaktadır. Kız çocuğunun eğitilmesi annenin en önemli görevidir. İlkel-geleneksel toplumda kadının becerikliliği ve çalışkanlığı onun aile içindeki yerini ve aile bireylerinin ona bakış açısını belirleyecektir. Dolayısıyla bu bakış açısı kadının aile içindeki statüsü ve yaşlılık dönemini de içine alacak bir saygınlığın oluşup oluşmamasını etkileyecektir.

Kadına birçok toplumda, -özellikle de ilkel-geleneksel toplumda- doğurganlık özelliğinden ötürü bir kutsallık verilmiştir. Bu kutsallık özelliğinin kadına verilişinde kadının biyolojik olarak çocuk doğurabilme özelliği en önemli etkendir. İnsanoğlu üreme yoluyla soyun devamını sürdürmekte, doğum ve ölüm bu süreci dengelemektedir. Kimi zaman ölümler fazla, kimi zaman da doğumlar fazla... Doğum olayı, toplumun devamının yegâne şartı olduğu için, kadın her zaman cinsiyet özelliği bakımından birincil derece önemsenmiştir. Bu önemsenme günümüz için arzu ettiğimiz derecede olmayabilir. Fakat birçok araştırmacının ortak görüşüne göre, bugünkü ataerkil düzenden önce anaerkil düzen hâkimdi. Reed’e göre son altı bin yıldır ataerkil düzen görülmekte, daha önce anaerkil düzen görülmekteydi. (Reed, 1994). Anaerkil düzende bugünün aksine her şey tamamen kadınların kontrolündeydi.

“Anaerkil toplumun, ekonomik, siyasal, toplumsal ve dini temeli tarımsal yıla dayanır. Tarımın önemi, tüm yaşayan nesnelerin doğumdan olgunluğa, oradan ölüme ve oradan da tekrar doğuşa giden gelişimlerini vurgulayarak dairesel bir yaşam görüşünü beslemiştir...” (Rosenberg, 2003: 23- 24). Rosenberg’in işaret ettiği bu yaşam döngüsünün tarıma dayanmasının nedeni kadının da üretim anlamında tarımla aynı işlevi görmesiyle bağdaşmaktadır. Burada ifade edilen dönüşüm tarımın önemini vurgulamaktadır. Aynı önemli vurgu Avustralya Aborijinlerinden olan Ngarinyin kabilesinde de görülmektedir. Bu kabilede kadınlar yaşlı erkekleri bir törenle ölüme hazırlamaktadırlar. Yaşlanan erkekler ölümün yaklaştığı düşünülen bir zamanda bir grup kadın tarafından tören alanına götürülmektedir. Burada yapraklardan hazırlanan bir yatağa uzanan yaşlı adamın elleri yanlarda tutulur ve kadın bacaklarını açarak adamın üzerinde gezinmeye başlar. Böylece bu tören sonunda adam rahimden geldiği gibi tekrar rahime dönüşü tamamlayarak ömrünün geri kalanını huzurlu ve mutlu geçirir. Bell’e göre bu ritüel (tören) adamın rahme dönüşünü simgeliyor ve onun doğup geldiği toprağa dönmeye hazır olduğuna işaret ediyor. (Bell,2003:140).

Kadının doğurganlığı her zaman göz önüne alınan ve kadının hayatının hemen hemen tüm safhalarını etkileyen en önemli özelliktir. Doğayla iç içe yaşayan ilkel-geleneksel toplumlar, büyük oranda işbirliğine dayanan bir sistemin içinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu sistem insanların birbirleriyle yardımlaşmalarını gerektirir. Bu gösteriyor ki doğum ve doğurganlık, o toplum için çok önemlidir. İşbirliği, gelişmiş toplumlar için ilkel-geleneksel toplumdaki kadar da önemli değildir. Şunu da unutmamak gerekir ki modern toplum daha kalabalıktır. Fakat bir insan birçok insana yetecek kadar iş yapabilir, yani üretim fazlalığı söz konusudur. İlkel-geleneksel toplum üretim fazlalığıyla uğraşmaz; bu nedenle modern toplum refah seviyesini yükselttikten sonra, doğum olayında bu sınırlamaya gitmiştir. İlkel-geleneksel toplumda bir sınırdan kesin olarak söz edemeyiz, doğan her çocuk da yaşayamıyor; fakat doğum olayı onlar için yine de çok önemlidir.

İlkel-geleneksel toplumun ekonomisi, büyük ölçüde tarıma dayanır. Bu nedenle toprak bu toplumlar için hem hayatın devamını sağlayan ana madde, hem de kutsallık taşıyan bir öğedir. Kırsal kesimde yaşayan toplumlar yerleşime geçtikleri yerlerde ilkin topraklarını genişletme arzusundalar. Topraklar ne kadar genişlerse aile o kadar mutlu olur. Bu güç ve itibarın da göstergesidir. Sonraki kuşaklar bu miras sayesinde övünmektedirler. Toprağa bağlılık ata mirası olarak algılanmaktadır. Günümüzde miras olarak kalan topraklarını satanlar gerek aile çevresi tarafından, gerekse de mensubu toplum tarafından hayıflanmaktadır, çünkü toprak korunmak ve işlenmek için miras bırakılır. Mecbur olunmadıkça topraklar terk edilmez ve satılamaz. Toprak insandaki “aitlik” duygusunun var olmasında temel etkendir. Örneğin “toprak çekmek” deyimi bunun en güzel açıklanmasıdır. Toprağın ürün verme özelliği, toplumların varlığının devamını sağlar. Aynı şekilde kadının doğurganlık özelliği de toplumların devamının bir başka yoludur. Bu nedenle toprağın verimliliğiyle kadının doğurganlığı eş tutulmuş ve kadın özellikle ilkel-geleneksel toplumda kutsal bir varlık sayılmıştır.

Mitoloji’de kadının varlığı çoğu zaman doğurganlık özelliğiyle ele alınmıştır. Bu özellik, kadını, karşımıza toplumun devamını sağlayan -erkeğe oranla daha üstün- ve yaratma özelliği verilerek karşımıza tanrıça olarak çıkarmaktadır.

“Likya söylencelerinde kadın, toprak ile bir tutulmuş, kadının doğurganlık özelliği, toprağın tohumu yeşertmesiyle simgelenmiştir tarladaki tohumun sabanla açılan yarıktan fışkırması gibi çocuk da ananın Sporium'undan (döl yatağından, döl yolundan bahçesinden) çıkar; Aynı nedenle Sabireler Sporii'nin (ekinlerin) çıktığı yeşil tarlaya sporium derlerdi” (Bachofen, 1997: 161).

Yunanlılar için kadın tanrıçalar çok önemlidir; çünkü onlar yaratılışın ilk safhasını kadın Tanrıça’ların oluşturduklarına inanırlar. Yunanlılara göre ilk Tanrıça “Toprak ana olan Gia, ilk Ulu Tanrıça ya da Ana Tanrıça’dır. Yunanistan’da yaşayan insanlar, Bronz çağı kabileleri topraklarını işgal ettiklerinde Ulu Tanrıça’ya tapmaktaydılar. Çünkü çiftçiler, toprağın bereketi onlar için öncelikli önem taşımaktaydı. Hayatlarını sürdürebilmeleri, yılın verimsiz aylarında kendilerine yetecek yiyecek elde edebilmelerine, kabilelerinin devamını sağlayabilmek için yeteli sayıda çocuğa sahip olabilmelerine bağlıdır. Bu insanlar, bir kadının çocuk doğurma yeteneğiyle toprağın bütün bitkileri” doğurma" yeteneği arasında bir bağ kurmuşlardır. Bu nedenle toprağın ruhu kadındır. İlk yunanlıların taptığı en önemli tanrısal varlılar da kadındı ” (Rosenberg, 2003: 31).

“Eski yaradılış mitoslarında kadının doğurganlığı kutsanıp yüceltilir. En gizemli güç, bedeninde yaratma ve can vermedir[1] Can verme, ancak üstün niteliklere sahip olma yani yaratıcılık gerektiren bir eylemdir. Kadının çocuk doğurması, çocuğa can vermesi anlamına vermektedir. Bu, çok önemli bir göstergedir ki yaratılış eyleminin kadınlarda var olduğuna inanılması, kadının her şeyin üstünde bir değer taşıdığı anlamına gelmektedir Neolitik yerleşmenin ilk örneklerinin görüldüğü Mezopotamya’da Sümerler tarafından kadın tanrıça heykelleri yapılmıştır. Bu heykeller doğurganlığı temsil eden stilistik özellikler taşımaktadırlar. Arkeolog Edibe Uzunoğlu, Çatalhöyük’te bulunan ve dev bir duvarı kaplayan kabartmadaki doğum olayının, normal bir doğum olayı olmasından öte daha geniş bir anlam içerdiğini dile getirmektedir. Doğum pozisyonunun hemen altında bulunan bir koç ve üç boğa başı erkekliği simgelemektedir. Bu doğum olayı Uzunoğlu’na göre “figür yalnızca kadını değil “dişi” yi temsil etmektedir. Koç ve boğanın da erkekliği temsil ettiği düşünülürse “erkeği doğuran dişi” sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu neolitik insanının yaradılış hakkındaki düşüncesini ve inancını yansıtmaktadır. Bu doğrultuda bir görüşle tapınak duvarlarında yer alan doğumla ilgili kabartmalarda ilk “yaradılış öyküsünün” canlandırıldığı yorumuna varmak doğaldır” (Uzunoğlu, 1993:20).

“Anaerkil toplumlarda Ulu Tanrıça ya da Ana Tanrıça veya Doğa Ana’ya hayat veren en üstün tanrıdır. O, tüm insan hayatının ve bütün yiyeceklerin kaynağıdır. Kalıcı olabilmek için, toplumlar çocuk yapmak ve yiyecek üretmek zorundadır. Ulu Tanrıça’nın nimetlerine ne denli bağımlı olduklarını bilirler ve bu nimetlere kavuşabilmek için düzenli olarak ona ibadet ederler” (Rosenberg, 2003: 23).

Bugün ilahi dinlerin mensuplarına baktığımızda her şeye gücü yeten bir yaratıcıya tapmaktadırlar ve yaratıcı tüm dünyayı denetiminde tutmaktadır. Bunu, bugünkü düşünce âlemimizin içinde ne anlama geldiğini anlayabilirsek, kadının doğurganlık özelliğinin yaratıcılık olarak algılanması, kadına verilen değeri anlamamıza yardımcı olacaktır.

Kadının, bedenen, bir canlının gelişimini sağlayan bir yapıya sahip olmasını Delaney şöyle ifade etmektedir: “Bedenin bereketli iklimi, tıpkı toprak gibi besleyici bir araçtır ve herhangi bir kadın bunu sağlayabilir” (Delaney, 2001: 51). Burada geçen “herhangi bir kadın” ibaresiyle tüm kadınlar doğurganlıklarından ötürü yüce değerlere layık görülmüşlerdir. Kadının bedenen bir canlının gelişimini sağlayan özelliklere sahip olması onu yücelttiği gibi duygusal bir varlık haline getirmiş ve sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan (kimi araştırıcılara göre ataerkillikten önce anaerkil dönem yaşanmıştır) ataerkil dönemde erkek egemenliğine girmesine neden olmuştur. “Kadının yapısının erkeğinkinden farklılığını gösteren bir yığın biyolojik veri sıralanabilir… Ama önemli olan bu verilerin kadının yaşantısı içinde oynadığı rol; kadınını etkileme durumudur” (Aktaş, 1986:15). Aktaş, bu rolün kadının toplum içinde sosyal durumunu göz ardı ettiğini ve kadının bilinçli olsa da olmasa da ruhsal olarak çöküntüye uğradığını dile getirmektedir. Aktaş’a göre bu çöküntünün nedeni kadının içinde bulunduğu toplumun onun cinsiyet özelliklerini göz önünde bulundurmamasından kaynaklanmaktadır. Eğer kadın yüklendiği sorumluluğun farkında değilse; ergenlik ve yaş dönümü sırasındaki bunalımlardan tutun da, her ay kaçınılmaz olarak kendisi etki altında bulunduran menstrüasyona, gebeliğe ve bu dönemlerde sürüp giden psikolojik problemlere varıncaya kadar birçok şey kadın için olumsuz etkenlerdir(A.g.e.)

Doğum her zaman kutlu bir olay olarak karşılanmıştır. Toprağa ekilen tohumun belli bir zaman sonra ürün olarak geri dönmesi gibi, kadının da belli bir zaman sonra bir çocuk dünyaya getirmesi, toplum tarafından ikisinin de aynı derecede sevinçle karşılanması anlamına gelir. Bu durum, kadına verilen değerin göstergesidir.

İlahi bir din olan İslamiyet’te Mitoloji’de olduğu gibi, kadının doğurganlığı toprakla özdeşleştirilmiştir.” Kadınlarınız sizin için ekilecek birer tarladır. Öyleyse onları dilediğiniz gibi ekiniz” (Kuran, 2. Sure: 223). Görüldüğü gibi kadının rahmi tarlaya, erkeğin menisi ise tohuma karşılık gelmiştir. Delaney ülkemizde yaptığı bir araştırmada, kadın ile tarla ve tohum ile meni arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamaktadır:“Tarıma elverişli toprak ile dişi organ, meni ile de tohum arasında bir uygunluk vardır” (Delaney, 2001: 50). Delaney’in değindiği bu uygunluk, gerçekte insanların bunları böyle kabul ettiği anlamına gelmemektedir. “Hiç bir köylü, kadın ile tarlayı ya da meni ile tohumu karıştırmaz ama bu kullanılan bu mecazın bir süsleme ya da daha kesin bir kuramın örtüsü olduğu anlamına da gelmez. Köylülerin tarla tohum imgesiyle çelişecek bir kuramları da yoktur; tersine bu benzetme onların bu sürece ilişkin simgesel anlayışlarıdır. Bu imgeler kadın ve erkek doğasını özetler, anlamları ise çok çeşitli şekilde ifade edilir” (Delaney, 2001: 51).

Modern toplumları incelemektense, göz önünde olan ve sosyal gerçekliği bizlere daha yalın halde sunan, kurumları modern toplumlardaki gibi karmaşıklaşmamış ve dış etkene maruz kalmamış, “ilk” olarak tanıladığımız ilkel toplumlar ve bunların sonradan köy hayatına benzer şekilde dönüşen, daha da karmaşıklaşan ama özündeki yerelliği yitirmeyen geleneksel–kırsal toplumları incelemek daha sağlıklı bilgileri elde etmemize olanak vermektedir. Kadının toplumların yaşam tarzına göre kimi uygulamalara maruz kalması ya da kimi uygulamalar sayesinde istenilen düzeyde toplum yaşamına dâhil olması tamamen kültürel bir olgudan ibarettir. Avustralya Aborijinlerinden olan Ngarinyin kabilesinde kadınlar üstün görülürken, Brezilya-Venazüella sınırındaki Tropikal Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamö kabilesinde kadınlar köyler arası yağmanın en değerli parçalarıdırlar. Napoleon A. Chagnon’un otuz yıl boyunca incelediği bu kabilede, kadınların her avcı-toplayıcı toplumda yüklendikleri görevleri yüklendikleri, bunun yanında erkek egemenliğinde çokeşlilik kuralıyla yaşadıkları ve bol çocuk doğurarak kabilenin devamını sağladıklarını göstermektedir. Savaş halinde olan kabilenin köyleri, ganimet olarak kadın kaçırmaktadır. Bu şekilde karşı tarafa en ağır darbe indirilmiş ve intikam alınmış olmaktadır.[2]

Değinmeye çalıştığımız kadın ve onun doğurganlık özelliği ve tabi ki bunlara bağlı olarak ekonomik etkinliği, dünya ölçeğinde tüm ilkel-geleneksel toplumlarda benzerlik gösterir. Bunun en önemli nedeni gerek ekonomik anlamda olsun, gerekse de toplumsal hayatı düzenleyen kurallar bakımından olsun; tüm ilkel-geleneksel toplumlarda yaşam koşullarının önemli benzerlik göstermesidir. Modern toplumlarda kadının doğurganlığı arka planda kalmıştır. Çünkü modern toplum teknolojiye dayalı bir yaşam biçimi sürdürdüğü için kadının üretimdeki etkinliği biçim değiştirmiştir. Emek yoğun üretimden teknoloji yoğun üretime geçiş, kadının doğum olayında sınırlamaya gitmesine ve ekonomik, siyasal, kültürel gibi etkenlerden kaynaklanan zorunluluklar ve bakış açılarının kadının daha temkinli davranması tercihlerini sunmuştur. Hatta modern çağda, aykırı bir isim olarak ün salan, feminist yazar Kate Millet, “birbirimize bağlı olduğumuz ve birbirimizi sevdiğimiz sürece evli sayılırız. Bu, devleti ilgilendiren bir durum değildir” (Millet,1973:3) diyerek kadın erkek ayrılığının sınırlarını çiziyordu. Bu da gösteriyor ki, erkeğin “sahiplik” duygusu ağır yara almıştır ve kadın Evelyn Reed’in, ünlü “Kadının Evrimi” çalışmasına da gönderme yapmaktadır

A

KAYNAKÇA

AKTAŞ, Cihan. (1986), Kadının Serüveni - Eleştirel Bir Bakış-, İstanbul: Bayrak Yayımcılı- Matbaacılık Koll. Şti.

BELL, Hannah Rachel. (2003), Erkek işi // Kadın işi, Dünyanın En Eski Kültüründe Cinsiyetin Tinsel Rolü , Çev: Meltem Erkmen, 1. Baskı, İatanbul: Epsilon Yayınevi.

BACHOFEN, J. Jakob. (1997), Söylence, Din ve Anaerki, Çev: Nilgün Şarman, 1. Basım.İstanbul: Payel Yayınları.

CHAGNON, A. Napoleon. (2004), Yanomamö -Savaşa Doğanlar-, Çev. Burcu Bölükbaşı, 1. Basım, İstanbul: Epsilon Yayınevi.

Cumhuriyet Gazetesi.10/03/2006.

DELANEY, Carol. (2001), Tohum ve Toprak, Çev: Selda Somuncuoğlu- Aksu Bora, 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

KURAN-I KERİM.

MİLLET, Kate. (1973), Cinsel Politika, Çev: Seçkin Selvi, 1. Baskı, İstanbul: Payel Yayınevi.

REED, Evelyn.(1994), Kadının Evrimi (I), Anaerki Klandan Ataerkil Aileye, Çev: Şemsa Yeğin, İstanbul: Payel Yayıncılık.

ROSENBERG, Dona. (2003), Dünya Mitolojisi, Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Çev: Koray Aktan ve Diğerleri., 3. Basım, Ankara: İmge Kitabevi.

UZUNOĞLU, Edibe. (1993), Çağlar Boyu Anadolu’ da Kadın, Anadolu Kadının 9000 yıllı (Katalog), T. C. Kültür Bakanlığı, Anıtlar ve Mezarlıklar Genel Müdürlüğü, İstanbul: Has Matbaacılık A. Ş.


[1] Cumhuriyet Gazetesi, 10/ 03/ 2006: 7.

[2] Bu konu hakkında çarpıcı tespitler ve kabilenin tüm yaşam biçimine bakmak için bkz: Chagnon, A. Napoleon. (2004), Yanomamö -Savaşa Doğanlar-, Çev. Burcu Bölükbaşı, 1. Basım, İstanbul: Epsilon Yayınevi.

İsmet Tunç

ERCİŞ VE ERCİŞ’İN ORTAK ÖZELLİK GÖSTERDİĞİ BÖLGELERDE KADIN OLGUSU VE SORUNLARI


Bilgi toplumuna geçtiğimiz 1950’li yıllardan sonra dünya toplumlarında sürekli artan ekonomik ve sosyo-kültürel gelişim grafiği gözlenmiştir. Bu gelişimde muhakkak ki kadınların azımsanmayacak rolü ve etkisi vardır. Çünkü modern toplumlarda, kadın, erkekle eşit sorumluluk alarak toplumdaki gelişim dinamiklerinde önemli bir paya sahiptir; kol gücü yerine akıl ve mantığın ön planda olduğu teknoloji çağı, kadınların her türlü işte ve etkinlikte aktif rol alarak var olmasına olanak verir. Oysaki ülkemizin kırsalında yaşayan kadınlar mensubu bulundukları toplumun değişim dinamiklerine asgari düzeyde bile katkıda bulunamamaktadırlar. Kadın olgusu salt birkaç nedenle çözüme ulaşılacak bir konu değildir. Toplumu oluşturan bütün etkenlerde kadına dair birçok ayrıntı gizlidir. Bu değerlendirmedeki satır aralarında kadının birey olarak toplumca nasıl algılandığı ve kadının ekonomideki rolü, buna bağlı olarak oluşan kadının statüsü ve kadının erkeğin gölgesinde yaşamaya iten nedenler üzerine görüş bildirilecektir. Bunlar kabaca birkaç değişik alt başlıkta değerlendirilebilir.


Kırsal Kesimde Biyolojik Bir Olgu Olarak Kadın

Kırsal kesimde kadın ve erkeğin farklı fiziksel özelliklere sahip olması tamamen kadının aleyhinedir. Mal ve hizmetlerin erkeğin kontrolünde ve toplumun ortak kanısının da bu yönde olması, erkeğin kadına göre daha üstün olduğu düşüncesine yol açmıştır. Kadın ve erkek arasındaki fiziksel farklılığın basit bir genetik rastlantı sonucu meydana geldiğini düşünen insan sayısı çok azdır. Bu nedenle kadının sahip olduğu cinsi özellik kadının erkeğe göre daha aşağı ve erkeğe bağımlı olması için yeterli gerekçeler olarak kabul edilmektedir. Toplumdaki bu kanının, zihinlerden silinmesi için eğitim seviyesinin mutlak suretle yükseltilmesi, erkek ve kadın arasındaki fiziksel farklılıklara gönderme yapılarak okul müfredatın yeniden düzenlenmesi, doğa dengesinin erkek ve kadın üzerine inşa edildiğinin topluma enjekte edilmesi gerekmektedir.


Erciş ve kırsalındaki hâkim düşünce, üretim ortamının sadece erkeklere hitap edecek şekilde düzenlenmiş olması, zamanla kadını sadece evinde bulunması gereken bir varlık; bu durumu da kültürel bir kabul haline getirmiştir. Yapılması gereken ise; kadınları cesaretlendirici kimi uygulamaların yürürlüğe girmesi, eğitim seminerlerinin düzenlenmesi, toplumsal analizleri iyi yapan halktan birilerinin, halkın arasına katılarak –özellikle köylerde- bu durumu anlatması gerekmektedir.


Erkekler ve kızlar olarak ayrılan bir yaşam alanı oluşturulması bireylerin erken yaşlarda muhatabı oldukları bir süreçtir. Henüz ilköğretim çağında olan çocukluk, kendi dünyalarına ait bir sterotip oluştururlar. Şekli ve içeriği belli olan bu zihinsel algılama farklılıkların ortamdan süratle elemine edilmesi ve gerek bireyin gerekse de toplumun öngörüsüne uygun bir anlayış yerleştirilmesine başlanır. Bu anlayışın yerleşmesi köylerde daha iyi gözlemlenen bir olgudur. Yabancı olarak görülen erkek cinsi, küçüklükten itibaren kızların kendi dünyalarında arka plana ittikleri bir cinstir. Bu nedenle yedi yaşındaki bir kız öğrencinin, sınıf arkadaşı olan erkek bir öğrencinin yanında oturmamak için direttiği insanı şaşırtabilir. Kültürel bir kabul olarak görülen kız-erkek ayrışması, bir cinsi diğerine haram kılmaktadır. Kendini erkekten sakınması gereken bir varlık olarak gören kız, erkeğe de onun farklı bir varlık –bir şekilde gizemli- olduğunu izlenimi verir. Ayrı dünyalar olarak görülen cinsler arası farklılıklar, büyüdükçe birbirini çeken iki mıknatıs parçası gibi hareket etmeye başlar. Çünkü yasak olan aynı zamanda ilgi çekicidirde…


Kadın ve Oy Hakkı

Vatandaşlık, bireyin oy hakkına sahip olup olmamasına göre meşru bir zemin kazanır. Eğer bireyin oy hakkı varsa, toplum hayatına aktif olarak katılabilmekte, yani kendisini yönetecek kişilere oy vermekte ve böylece sistemin bir parçası olmaktadır. Kadınların sahip oldukları niteliklerin ve çalışan kadın sayısının artması, günümüzde, özellikle siyasi alanda kadınların etkinliğini sürekli gündemde tutmuştur. Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1934 yılında sahip olunmuşlardır. Ülkemiz kadını, birçok Avrupa ülkesi kadınlardan önce bu hakkı elde etmesine rağmen, günümüzde özellikle kırsal kesimde yaşayanlar kendi özgür iradesine göre siyasi tercihini yapamamakta, erkeğin denetim ve baskısında yine erkeğin istediği parti, siyasi oluşuma oy vermekte ya da benzeri aktivitelere bu şekilde iştirak etmektedir. Bunun da en önemli nedeni feodal özellik gösteren ataerkil sistemin günümüzde toplumsal bir sorun olarak devam ediyor/ettiriliyor olması gösterilebilir. Kadın sürekli toplumsa-siyasal olayların dışında tutulmuş, bu bilinç onu ürkek ve savunmasız bir yapıya bürümüştür. Çoğu defa sarf edilen “ben bilmem, beyim bilir” sözü kadının sistemin bir parçası olmadığını çok açık şekilde ortaya koymaktadır. Kadın ise bu düşünceye çoktan alışmıştır. Eşinin eğitim seviyesinin kendi eğitim seviyesinden daha iyi olduğunu ve dolayısıyla buna eşinin daha doğru karar vereceğini ya da eşinin eve ekmek getirme görevini üstlendiğinden, onun bir şehir hayatı tecrübesi olduğunu düşünmesi kadının bu olumsuzlukları barındırmasında birer sebep olabilir. Ayrıca, erkeklerin yaratılıştan kadından üstün olduğu düşüncesi, dinden olmayan fakat dindenmiş gibi gösterilen kültürel öğeler kadının baskı altında kalması için kullanılan toplumsal yanlışlar olarak kendine yer edinmiştir.

Kadına verilecek fırsatlar her şeyden önce demokratik bir ortamda kadınların onurluca bir yaşam sürmelerini sağlayacaktır. Kendisini yönetmesi için her türlü siyasal etkinlikte oy kullanması gereken kadın, kendi tercihi yerine başkalarının tercihlerine uymak zorunda kalmaktadır.

Kadının kimlik sorunu olarak ortaya çıkan “kendini ifade edememe” sıkıntısı onu evine ve erkeğine bağlı, mazbut bir varlık, iyi bir anne haline getirmiştir. Bu nedenle kadınlara yönelik yapılacak bilgilendirme çalışmaları; onlara herhangi bir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradelerine göre seçim yapmalarına olanak verecektir.


Kadın ve Sağlık

Mikroplar en açık şekilde mikroskopla görülebilen organizmalardır. Mikroplardan korunmak için öncelikle kişinin eğitimli olması gerekmektedir. Bu şekilde nelerin mikrop yapıcı, nelerin olmadığı anlaşılabilir. Kadınlar eğitim noktasında büyük bir ölçüde geri kalmışlar. Günlük yaşamın koşuşturması, onların neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamasını zorlaştırmıştır.


Ekonomik zorluklar, entelektüel bir bakış açısının olmayışı, çok çocukla uğraşmanın verdiği biyolojik ve ruhi çöküntü, erkek egemen bir toplumda kadın olmanın dezavantajları gibi faktörler kadınların sağlıklarını düşünmelerini önemli ölçüde engellemektedir.


Erciş, kırsal kesim yerleşiminin yoğun olduğu bir alandır. Kadınlar sağlık ve hastalık konusunda yetersiz bilgiye sahipler. Şehir merkezinde yaşam koşulları iyi olmasına rağmen, köy ve benzeri yerleşimlerde hala eski usul yöntemlerle günlük yaşam devam ettiriliyor.


Öncelikle havyacılıkla uğraşan kesim ciddi hastalık tehdidi taşımaktadır. Örneğin sütlerin sağımıyla doğrudan kadın ilgilenmektedir. Bu işte hayvanla yakın temas olduğu için mikropların kadına bulaşma olasılığı yüksektir. Özelikle süt sağımı sırasında hayvan dışkısının sütle teması kaçınılmazdır. Gerek ekonomik kaygılar gerekse de geviş getiren hayvanın pis olmadığı düşüncesi, kadınların sütü dökmesini engellemekte, bu anlayışı sağlıksız bir ortamda kültürel bir kabul haline gelmektedir.


Kadınlar ahır, kümes gibi mikrop yönünden ciddi tehlike altında bulunan yerlerle sıkı bir temas halinde. Modern yerleşim yerlerinde dokunulan en küçük nesneden mikrop kapma olasılığı düşünülürken, bu yaşam koşullarında mikropların varlığından bile haberdar olunmamaktadır.


Özellikle akarsuların çok amaçla kullanımı ciddi tehlikeler doğurur. Birçok yerleşim yerini dolaşan sular çoğu zaman o yerleşim yerlerinde yaşayanların en temel kaynağıdır. Bulaşık, çamaşır, hayvanların yıkanması, insanların suda yüzmesi ya da birebir temasla sudan mikrobun insana geçmesi kaçınılmazdır. Kadınlar, günlük hayatta bu işlerin odağında oldukları için tehlikeye maruz kalan kesimdir.


Akan suyun temiz olduğu düşüncesi insanların kafalarında sağlıksızlık kavramını çıkarmıştır. Büyük bölümü hatta tamamı Şafii mezhebine göre yaşayan yöre halkı akan suyun pis olmadığını, her türlü amaçta rahatlıkla kullanılabileceğini düşünce olarak kabul etmiştir. Bu şekilde insanları rahatsız eden bir olgu olmadığı için özellikle de temizlik ve diğer aktivitelerde bulunan kadınlar ciddi tehlikeyle karşı karşıyalar.


Şehir yaşamına alışan kadınlar sağlık merkezleri ve diğer eğitim kurumlarının desteğiyle çocuk bakımı ve sağlığı konusunda yeterli olmasa da bir dereceye kadar bilgilendiriliyorlar. Oysa köy gibi kırsal yerleşimdeki kadınların hiçbir konuda çocuk bakımıyla ilgili pratikleri bulunmamaktadır. Örneğin yere düşen emziğin tekrar çocuğun ağzına verilmesi, yemeğin sağlıklı olmayan ortam ve araç gereçlerle hazırlanması, çocuğun yaş dönemlerine göre gelişimi ve sağlığı hakkında hiçbir bilginin olmaması ilerideki yıllarda kronik hastalıklara davetiye çıkarabilmektedir.


Hastalık yapıcı organizmalardan haberdar olmayan kadınlar, gözle görülebilecek durumlarda sağlıksızlığı kabul etmekteler. Yemeklerin açıkta kalması, mikropların üreme ortamlarının bilinmemesi, yemek yapımında kullanılan araç ve gerecin sağlık kurallarına uygun üretilip üretilmediğinin bilinmemesi ve sıralanabilecek birçok faktörden habersiz olan kadınlar; belli bir yaş döneminden sonra hastalanmaktalar.


Orta ve ileri yaşta olan kadınların çoğu soğuk suyla temas, ağır yük kaldırma, sağlıklı olmayan ortamlardan kaynaklanan olumsuzluklardan dolayı ciddi sıkıntılar çekmekteler.


Hastalık olgusunun kültürel bağlamda algılanışı farklılık arz ettiği için yöre insanının da hastalığa bakışı farklıdır. Örneğin hasta kişi en küçük rahatsızlıkta değil de daha çok hastalığın günlük işlerine engel olduğu durumlarda hastaneye gider. Bu da sağlık konusunun yeterince anlaşılamadığının göstergesidir. Özellikle epidemiyolojik çalışmalar yeterince yapılamadığından insanların epidemilere (hastalık yapıcı) ne gibi tepkiler verdiği de gizemini korumaktadır. Bu da insanların sağlık konusunda çoğu şeyden mahrum olduğunu gösterir.


Kadınlara yönelik yapılacak projelerle; kadınların sağlık ve hastalık kavramlarını özümseyerek; kendilerini, sağlığı bozan her türlü dış etkiden uzak tutmaları sağlanacaktır. Çok çocuk doğurmak ve iş bölümünün yarattığı eşitsizliklerden kaynaklanan rahatsızlıkları ortadan kaldırmak, yani kadının fiziki olarak yapmakta zorlandığı işleri yapmaması bilincini aşılamak hedefler arasında olmalıdır. Kadınlara temel sağlık eğitimi verilerek, mikroplardan en etkili şekilde kurtulmaları konusunda yardımcı olunmalıdır.


Geleneksel kesim kadını neredeyse bireysel haklar adına hiçbir konuda bilgi sahibi değildir. Bu bilgisizlik dar bir dünya görüşü, olayları idrak edememe, çözüm odaklı düşünememe gibi kadını tamamen toplumsal ve sosyal bir varlık halinden çıkarıp, günübirlik işlerin ehil kişisi yapmıştır.


Kadınlara yönelik yapılacak eğitim çalışmalarının en temel amaçları şunlardır; demokrasi bilincinin aşılanması, kadın hak ve özgürlüklerin kadınlarca özümsenmesini sağlamak; aile, birey, kadın-erkek eşitliği, bireysel yaşam, sosyal güvence gibi temel konularda bilgi vermek ve kadınların bilinçlenmesini sağlamaktır.,,


Kadın ve Evlilik

Kadınları eve bağlayan ve eğitimlerinden alıkoyan en önemli sebeplerden biri evlilik hatta erken evliliktir. Erciş ilçe merkezinde kız çocuklarının temel eğitim ve ondan sonra yüksek öğrenime devam etme şansları bulunmaktadır. Köylerde yüksek öğrenime devam etme şansı neredeyse yok denecek kadar azdır. Hatta çoğu ilköğretimi zor şartlarda bitirebilmektedir. Ergen döneme gelen genç bir kız, türlü bahanelerle okula devam ettirilmemektedir. Ailelere bu durum sorulduğunda ise, evde küçük çocuğun olduğu söylenmekte, anneye yardımcı olması için kız çocuğunun okula gönderilemediği cevabı alınmaktadır. Kızın üretim aracı olarak kullanılması ve erken yaştan itibaren ev içi üretime dâhil olması söz konusudur. Bireysel refah için yapılması gereken, kız çocuğunu okula göndermektir. Oysaki aile uzun ve zahmetli bir süreç olarak gördüğü eğitimi kendi çıkarlarına ters görüp bu seçeneği devre dışı bırakmaktadır.


Genç bir kızın erken çağda evlendirilmesinde en önemli etken, “zihinlerdeki cinsiyetçi ideoloji”den kaynaklanmaktadır. Belli bir dönemden sonra tüm dış dünyayla bağlantısı kesilen genç kız, artık evlenme çağı gelmiş, talihlilerini bekleme psikolojisine girer. Evliliğin gizli ruh hali genç kızlar için cazibeli ve hoşa giden bir durumdur. Sosyal çevreleri kendi akrabaları ve aile bireylerinden oluştuğu için, dışarıya dair özel bir algı alanları oluşur. Evlilik yaşı geldiğine kendini inandıran kız, ailesinin uygun gördüğü ya da kendisinin beğendiği kişiyle erken yaşta evlenir. Evliliğin anlamına ilişkin öngörüleri bulunmayan genç kız, evine ve ailesine adanma ruhuyla hayatla olan bütün bağlarını koparmaktadır. Toplumun beklentileri namuslu bir eş, vefakâr bir anne, erkeğin sözünü dinleyen ve kendi mahremiyet alanında yaşayan bir ev kadını tiplemesidir. Zaten genç kız bu role ergenliğe adım attığı andan itibaren, kendi ailesinin mahremiyet bölgesinde koşullanmış ve bunu özümseyerek öğrenmiştir. Evlilik kısa zaman sonra çocukların varlığıyla farklı bir boyuta kaymakta, kadını adayacağı çocukları ve eşiyle sınırlı bir ortam içine hapsetmektedir.

Erciş ve kırsalında iki kadın profili bulunmaktadır. Şehirde yaşayan kadın rahat bir rahat yaşayabilmekte, yine de erkeğin denetim ve gözetiminde olmaktadır: Kırsal kesim kadını yaşam kalitesi olarak şehirdeki bir kadından çok daha zor şartlarda yaşamaktadır. Buradaki kadınların en büyük dezavantajları ise kapalı bir ortamda bulunmaktan dolayı sürekli baskı ve denetime tabi tutulmalarıdır. Okullarda açılan okuma yazma kurslarına katılma kararını dahi verebilecek kadar özgürlüğe ve öz güvene sahip değiller. Çünkü öğretmene dahi yabancı gözüyle bakılmaktadır. Bu tabuyu yıkan çok az kadın vardır. Kadınların nüfus cüzdanları genelde erkeklerin ceplerinde bulunmaktadır. Erkek kadınla dış dünya arasında köprü vazifesi görmektedir. Hatta evlilik yaşına gelmiş genç kızların nüfus cüzdanına sahip olmadığı, yapılan alan çalışmalarıyla görülmüştür.


İsmet Tunç