Van-Erciş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Van-Erciş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 23

Morgedik Gezisi


Erciş’in Morgedik Köyü’nde projelendirme işlemi 1959 yılından beri yapılan ama bir türlü çalışmamalara başlanılamayan Morgedik Barajı, Ekim 2008 yılında ilk kazmanın vurulmasıyla yapılmaya başlandı. Aradan geçen yaklaşık bir yıllık çalışmaların gözlenebilmesi ve halkın çalışmaları yakından görmesi için 18 Temmuz 2009 tarihinde Van milletvekili Kerem Altun, Erciş Kaymakamı Ferhat Kurtoğlu, Erciş Belediye Başkanı Fatih Çiftci, İlçe Emniyet Müdürü Salih Metin Mete, mülki amirler, basın mensupları ve halktan bir grubun da katılımıyla baraj çalışmaları yerinde gözlendi.



Ali Dağer ve Nihat Çavuşoğlu haberdar etmeseler benim de bu geziden haberim olmayacaktı. Nazik davetlerini kabul edip, gayri-resmi basın olarak ben de yanlarında yerimi aldım. Belirtilen Cumartesi sabahı dokuz buçuk itibariyle hükümet konağı önünde buluşuldu. Selamlaşma faslından sonra araçlara binilerek baraja doğru hareket edildi. Baraj ilçe merkezine 39 km. uzaklıkta ve baraja 108. Alay Komutanlığı yolu üzerinden, yani otogarın karşı tarafındaki yoldan gidiliyor. 108. Alaydan sonra ilk olarak Keklikova Köyü ile karşılaşılıyor. Daha sonra sırayla, Pay, Kızılören, İmamabdal, Yankı Tepe ve Morgedik köyleri geçilerek baraj sahasına ulaşılıyor. Yol toprak yol olup yaklaşık bir saat zaman almakta.


Yol boyunca derin vadilerle karşılaşmak mümkün. Doğanın bin bir güzelliği size yeni bir keşif tadı veriyor. Şehrin bunaltıcı ve kalabalık atmosferi yerini tek tük yerleşim yerlerine ve yeşilliğe bırakıyor.


Morgedik Köyü geçildikten sonra Deliçay üzerine yapılan barajın inşaatı görülüyor. Baraj bir yıllık çalışmayla yüzde otuz düzeyinde bitirilmiş. Derivasyon tünelinin giriş partalına gelince müteahhit ve mühendis basını ve halkı bilgilendirmek için önlerinde haritayı tutarak baraj hakkında teknik bilgiler vermeye başlıyorlar. Derivasyon tüneli barajın ana gövdesinde akarsu yatağını değiştirmek için yapılan dairesel ya da at nasıl biçiminde bir tünel. Planlanan tünel 341 metre uzunluğunda olacak. Giriş betonu dökülmüş fakat kazı çalışması henüz başlanmamış. Tünelin bitmesi çok önemli, zira çökmelerin olması durumunda inşaatın planlanandan uzun sürme ihtimali var. Baraj inşaatında 30 civarı araç ve 70 personel çalışıyor. İnşaat mühendisi Mahfuz Döğer her gün sabah dört buçukta kalktığını, beş buçukta iş başı yaptıklarını ve çalışmaların gece dokuz civarına dek sürdüğünü söylüyor.

Bölge oldukça yüksek, barajın kotu 2231. Bu kottan yüksek ilk baraj Erzurum’da bulunuyor. Morgedik Barajı ise ikinci en yüksek baraj özelliğini taşıyor. Barajın gövde yüksekliği 59 metre ve kapsadığı havza alanı 900 km2. Deliçay oldukça temiz bir suya sahip, bu nedenle sadece sulama amacıyla kullanılacak bu barajı da daha önemli kılmakta. Yetkililerin verdiği bilgilere göre bu özelliği nedeniyle uzun yıllar barajdan istifade etmek mümkün.


Morgedik Barajı DSİ’ye sunulan projeler içinde verimlilik bakımından en verimli projelerin başında geliyor. Kerem Altun, “Sulamadaki en önemli özellik kapalı kanal yağmurlama ve damlama özelliğini taşıyor. Bu da bölgede ilk ola açısından çok önemlidir. Doğu Anadolu Bölgesinde bu yöntemle yapılmış baraj yok. Bu bizim ilçemize, bölgeye, hem iklim açısından, hem tarım alanlında çok büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz. Bu sulama sayesinde çok daha iyi şartlara kavuşacaktır” diyerek barajın önemli bir özelliğine dikkat çekiyor. Yetkililerin hesabına göre baraj 2012 yılında bitirilecek ve yaklaşık 17 500 hektar tarım alanını sulayacak.

Gerek Kaymakam Ferhat Kurtoğlu’un gerekse de Belediye Başkanı Fatih Çiftçi’nin dikkat çektikleri nokta, Erciş’in tarımsal olarak bu baraj sayesinde tarım ürünlerinden maksimum seviyede verim alacağıydı. Çünkü barajın sulama sisteminden yararlanacak köylerin çoğu su sorunu yaşamakta ve bu sayede alternatif ürün seçenekleri de devreye girmektedir.

Baraj inşaatını gezdiğimizde köylülerin sevinçlerini görmek mümkündü. Baraj projesinin gündemde olduğu yıllarda burada işe başlayan ve babasının emekliliğinden sonra işe başlayıp kendisi de emekli olan bir amcayla karşılaştık. Buradan iki kuşak emekli olmuş ama baraj henüz bir yıldır yapılmaya başlanmış. Bu da ilginç noktalardan biriydi.

Morgedik Barajı Erciş’in Morgedik Köyü- Muradiye’nin Çiçekli Köyü ile Diyadin’in Dedebulak köyleri arasında bulunuyor. Barajın en önemli özelliklerinden biri de kapalı kanal yağmurlama ve damlama özelliğini taşıyor olması. Bu da bölgede ilk olması açısından barajı önemli kılıyor. Doğu Anadolu Bölgesinde henüz bu yöntemle yapılmış baraj yok. Morgedik Barajı, Erciş’in yeni yıldızı olmaya aday.







Not: Fotoğraflar için İha Muhabiri Nihat Çavuşoğlu'na sonsuz teşekkürler.

İsmet Tunç

İsmet.tunc@mynet.com

Perşembe, Temmuz 2

Erciş, Ruhsuz Kentler ve İnsanlar Üzerine...

Okuduğum birçok yazar biyografisinde sohbetlerin o yazarın ya da devrin insanının hayatında çok önemli olduğunu gördüm. Her yazar ya da devrin yazıyla, düşünceyle uğraşmış bilim insanları, filozofları, memurları, belli duyarlılıktaki kişileri periyodik olarak bir araya gelir ve fikir alış verişlerinde bulunurlarmış. Tabii o dönemlerde şatolar, saraylar, konaklar ve otantik süslemelerle bezenmiş hanlar vardı. Öyle bir yerde yapılacak bir dost sohbetinin günümüz pastane ya da kafesinde yapılacak sohbetle aynı tadı vermesi beklenemez.

2003–2007 yılları arasında bulunduğum Sivas’ta bu gibi tarihi ortamlarda yeterince bulunma şansım oldu. Bilen bilir; Sivas otantizmin adeta büyülü bir kalesi gibidir. İstisnasız birçok öğrenci oradaki kasvetli toplumsal yaşam ve soğuktan olsa gerek, bir önce okuldan kaçmayı ya da okulu bitirip soluğu evde almayı düşünmüştür. Ben de ise, bu anlayışın tersine Sivas’a karşı derin bir bağlılık hissi oluştu. Tarihi bir handa ya da medresede sohbetinden zevk aldığınız arkadaş ya da hocalarınızdan bazılarıyla geçirdiğiniz vakitler, ettiğiniz sohbetler, sizde insanlara ve hayata karşı daha iletişim yolunun açılmasını sağlıyor.

Sohbetin tarzı ile insanın hayata bakış arasında ciddi bağlar olduğuna inananlardanım. Eğer ki, hayat felsefeniz günlük rutin işler üzerine kurulmuş ve sınırlı bir mekânda yine sınırlı olay ve olgulardan oluşuyorsa sizin için hayatın can alıcı noktalarının olduğunu söylemek biraz güç. Paylaşım derin düşüncelerin belli kanallardan dost ortamındaki beyinlere ulaşıp geri dönüşte sizde kimi kazanımlar olarak kalmasıdır.

Erciş böyle bir ortam için çok yavan bir yer; düşüncenin bireysel bazda kaldığı ve kuramsal olarak pek bir dayanağının olmadığı, bölük- pörçük bir görüntü sunmakta. Sudan çıkmış bir balık gibi iki yıldır oradan oraya kendi evinin yoluna giden ve her defasında bu eylemi koşar adımla yapan bir birey olarak, son birkaç haftadır ve geçen yıldan da ayda bir de olsa gerçekleştirdim dost sohbetlerinden biraz olsun bahsetmek istiyorum.

Fırsat buldukça Selahattin Koşar hocamla bir kahvehane bulup uzun uzun sohbet etmeye çalışırız. Bu, uzun zamandır fırsat buldukça gerçekleştirdiğimiz bir eylem. Tabii, geçmişten söz açılınca araya katılan en güzel sohbet demeti de anılar oluyor. Beni en çok sevindiren ise Selahattin Koşar’ın, bu konuda iyi bir hafızaya sahip olması. Selahattin hocanın uğraş alanı Erciş araştırmaları olduğu için sosyal çevresi oldukça geniş. Geçmişteki birçok ayrıntıya şahitlik etmiş biri. Bunları kendine has üslubuyla anlatışı yüzlerde tatlı tebessümler bırakıyor. Detayları o kadar çekici ve manalı anlatıyor ki can kulağıyla olayı dinlemekten kendinizi alamıyorsunuz.

Son dönem sohbetleri Sona’nın yazarı sevgili Eyyüp Altun ile yapıyoruz. Hakkını teslim etmek gerekir ki, Eyüp Bey, kendisini son derece iyi yetiştirmiş, geliştirmiş bir beyefendi. Canlı, samimi ve dostane bir tavrı var. İlgi alanı genelde tarih; özellikle de Osmanlı’nın son dönem politikası, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ermeni, Kürt sorunu, yakın politik ve siyasal olaylar, dünya siyaseti ve tarihi… İlgilendiği konular bu şeklinde devam edip gidiyor. Eyyüp Altun’un zamanında çokça okuyup masada dirsek çürüttüğü üslubundan hemen belli oluyor. Fırsat buldukça kaynak kitap ödünç alıp- veriyor ve bilgi dağarcığımızdan istifade etmeye çalışıyoruz. Bir birimizden ayrılırken içtiğimiz çayların tadı uzun zaman damağımızda kalıyor.

Eyyüp beyle sohbetlerimizin birinde güzel bir tesadüf yaşadık. İlçemizin felsefe okuyan ve yüksek lisansını bitirmek üzere olan bir genciyle, Harun Çağan ile tanışma fırsatımız oldu. Eyyüp Bey’in aracılığında güzel bir dostla sohbet imkânı yakalamak güzeldi. Yazılarından tanıdığımız Harun beyle karşılıklı oturup sohbet ettik. Düşündüm de, her biri bir kenarda tek başına parıldamaya çalışan onca değerli taşımız var ama bir araya gelemedikleri için ışıkları ancak küçük bir alanı aydınlatıyor. Oysa bu değerlerin bir araya gelmesi durumunda koca bir ışık topu oluşacak ve nice karanlık alanlar aydınlıkla buluşacaktı. Bu parlayan taşlarla bir kıvılcım çakmamız durumunda ne harikalar yaratırdık kim bilir!

Son dönemin en güzel olayı da, yine kalabalık bir sohbet içinde aniden kendimizi buluvermemizdi. Eyyüp Bey’in bir telefonuyla gittiğim Ali Dağer’in iş yerinden, Selahattin Koşar ve okul müdürü Tarkan bey ile yine başka bir öğretmen olan Muzaffer Bey ile sohbet imkânımız oldu. Hayırlı bir olayın küçük bir kutlamasına denk gelmemiz güzel bir tesadüftü. Konuklardan bazılarının işlerinden dolayı masadan erken kalkması sohbetimizi aksatmadı. Erciş’te yazar olmak, yazarların gördüğü ilgi, kültür, sanat ve edebiyattaki eksikliklerimiz, neler yapmamız gerektiği gibi konularda güzel bir sohbetin ardından herkes evinin yolunu tuttu.

Kentlerin gelişmişlik ölçütleri bilime, sanata, edebiyata verdikleri değerle ölçülür. Caddelerinde en lüks otolar fink atsın, mağazaları en can canlı vitrinlerle bezensin, alım gücü çok yüksel bir toplum yaratılsın; eğer ki bilim, sanat, edebiyat, felsefe gibi sosyal konularda entelektüel bir hava yoksa o kent ölü bir kenttir ve ruhunu kaybetmiştir. İnsan konuşmak istiyor. Okuduklarını, düşündüklerini aktarmak, nerde hatalı olduğunu, eksik olduğunu karşı tarafın yardımıyla görmek istiyor. Bizlerin yarattığı sterotipler şaşmaz nitelikler göstermekte. “Oğlum memur olsun yeter” mantığındaki aileler sadece çocuğun kazandığı maaşı düşünmekte. Oysaki ruhu aç olan bir insanın maaşının onu ne derece doyuracağını derin derin düşünmemiz gerekiyor. Ne yazık ki insanlar bunun farkında değiller. Bu yazının yazıldığı tarihten sadece bir gün önce “bizler okumayalı çok oldu” diyen, daha otuzuna bile gelememiş bir öğretmen arkadaşımdan duyduğum bu sözler durumun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha hatırlattı bana.

Ne var ki farkındalık birinci derecede toplumun işi olmayabilir. Fakat toplumu yönetme iddiasında olan erk bu olumsuz durumdan kendini soyutlayabilir mi? Şehri yönetmek kanalizasyon ya da ışıklandırma sorunlarının giderilmesinden ibaret olmamalı. Bunlar giderilmesi gereken maddi sorunlar hiç kuşkusuz. Ancak bir yerleşim yerinin sorunları bunlardan ibaret değildir. Kültürel doku ve onu çeşitli ürünlerle ayakta tutmaya çalışan yazar, fotoğrafçı, ressam, şair gibi unsurların uygarlığın en temel öğeleri olduğunu unutmamak gerekir. Onlara verilecek destek o şehrin uygarlık seviyesinin göstergesi olacaktır. Avrupa’yı uygarlık yapan onların yazarları, şairleri ressamları ve sanatçılarıdır. Geçmişine dönüp baktığında Avrupa bunlarla haklı olarak övünmektedir. Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy ve benzerleri olmasaydı Rus toplumu ne derece mutlu olurdu?

Sanatçılar, yazarlar, şairler bir şehrin ruhudur. Ruhsuz beden bir işe yaramayacağı gibi ruhsuz bir şehir de hiçbir işe yaramayacaktır. Edmondo de Amicis 1874 yılında İstanbul için, “günde yüz bin kişinin geçtiği köprüden on yılda bile bir fikir geçmiyor” diyordu. Aradan yüz otuz beş yıl geçti. Hala yığınlar geçiyor bir yerlerden, hala fikirler arka planda ya da arka plan boş...

İsmet Tunç


“Umut Topluyoruz”


Çocukların umutlarını mektup yarışmasıyla toplamaya karar verdik. Aslında fikir Cihat Albayrak’ındı. Yardımcı olmak da bizlere düştü. Bir grup yazı sever gencin yazılarını paylaştıkları http://edebiyatuniversitesi.ning.com/ sitesindeki gençler Doğu’daki minik kardeşleri için, anlamı büyük bir etkinlik başlattılar. Buna göre minikler birer mektup yazacak; istedikleri herhangi birine; arkadaşına, annesine, babasına, kardeşine, sevdiği bir sanatçıya ya da adını dahi bilmediği herhangi birine… Karşılığında da bu genç arkadaşlar her birine hediye birer kitap gönderecek.

Bir antropolog olarak (bu terimi duyanlar kulaklarını açıp tekrar etmemi istediklerinde, kısaca, antropoloji- insanbilim deyip işin içinden sıyrılıyorum) uçsuz bucaksız güzel yurdumda, iki yıldır ücretli öğretmenlik yapıyorum. Bu yıl Topraklı Köyü’nün Deredam Mezrası’ndayım. Okulumuz 1976 depreminden sonra prefabrik olarak kurulmuş. Biri okul, diğeri lojmanı olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Derslik olan kısmında bir derslik ve müdür odası var. Son yıllarda, müdür odası aradaki bölmeler kaldırılarak sınıfa dönüştürülmüş. Bu küçük sınıfta okula yeni başlayan minikler ders görüyor. Yanındaki asıl derslikte ise 4. ve 5. sınıflar birleşik olarak; lojman ise yine sınıfa dönüştürüşmüş ve 2. ile 3. birleşik sınıflara hizmet vermekte.

Sevgili Cihat’ın zaman zaman bu tür etkinlikleri oluyor. Bu güzel etkinlik haberini alınca ilk iş olarak çocuklara mektup yazdırmakla işe koyulduk. Onlara karışmadan hayata dair beklentilerini, hayal kırıklıklarını, sevinç ve üzüntülerini yazmalarını istedik. Öyle de yaptılar… Mektuplarını toplayıp ta İstanbullara kadar gönderdik. Birçoğu İstanbul’u uzak bir ülke olarak da bilebilir. Ama onlardan bir parça olan kırışık kâğıtları İstanbul’la tanıştı bile. Kim bilir! Belki ileride yüksek okul okumak için içlerinden birileri ilk defa İstanbul’a ayak basacak.

Abi ve ablaları mektuplarını okuyacak. Ben de fırsattan istifade düzensiz bir anda birkaç satır yazdım onlara. Olur da beklentileri karşılanmayabilir, hayal kırıklığı yaşayabilirler diye düşündüm. Çocukların durumunu kısaca anlattım.

Dünyada, küçük bir çocuğun gülümsemesini sağlamak kadar mutluluk verecek bir eylem daha yoktur galiba. Çocuklar, katılaşmış taraflarımızın ilk hallerini göstermekteler bize. Hiç bilmediğimiz hikâyeleri, ütopyaları, darmadağın fikirleri olabilir. Şöyle biraz kulak vermeyi denesek onlara… Bizleri alıp götürmekteler uzak diyarlara. Ben, sınıfta ansızın, “bir şeyler anlatmak isteyen var mı?” diye sorular sorarım. Bakıyorum devasa yaratıklardan, efsanelerden, hiç duymadığınız kahramanlardan bahsediyorlar. O an anlıyorum ki, çocuklar kaybettiğimiz taraflarımızı bize hatırlatıyorlar.

Geçen yıl Kırgız köyü olan Ulupamir’deydim. Okulun bitimine bir aylık zaman dilimi vardı. Bu çocuklara nasıl bir iş yaptırsam diye düşünmeye başladım. Ben çocukların hayalleri önemseyen biriyim. Acaba neler düşünüyorlar gündüz vakti? Ya da bir olay karşısında neler hissediyorlar? Kendi kendime birçok soruyu sormaya devam ederken, aklıma, çocukların günlük tutmaları durumunda ortaya nelerin çıkabileceği geldi. Bunun çok mühim bir olay olduğunu ve Türkçe dersi için proje ödevleri olduklarını söyledim. Zaten o köyün çocukları oldukça uysallar. Çok önemsediler söylediklerimi. Sık sık aileleriyle de bir araya geldiğim için durumu onlara da anlattım. Günlüklerin aksatılmadan yazılmasını ve ortaya çıkacak ürüne göre de karne notu vereceğimi söyledim.

Haftada bir çocukların yazdıklarını kontrol ettim. Hatalarını söyledim. Yazmayanları teşvik ettim. Aradan bir ay geçince kırk iki kişilik sınıfın yarısından çoğu işi başarmıştı. Geri kalanlara bir hafta daha zaman tanıdım. Toplamda otuzun üzerinde günlük defteri toplamıştım. Hepsini okurken tarifsiz mutlulukla doldu içim. Bunlardan birkaçını hatırı olarak yanıma aldım. O çocuklara en büyük iyiliğin kitap okuma alışkanlığı kazandırmak olduğunu biliyordum. Ve o bir sene boyunca sürekli okumaları, daha ikinci sınıf olan çocuklara birer günlük, üstelik kimileri insanın küçük dilini yutması sağlayacak kadar titizlikle yazılan birer mücevher kazandırmıştı.

Umutlarını toplamaya çalıştığımız bu çocuklardan da eminiz bizleri şaşırtan yetenekler çıkacaktır. Her şeyin özünü yitirdiği bu teknoloji çağında çocuklara kâğıdın ve kalemin kokusunu unutturmamak için bu tür güzelliklere sıkça başvurmak gerek.

İsmet Tunç
26. 05. 2009, Erciş

Van Gölü'nün Dili Olsa



Felsefede su ile ilgili, hayatın var oluşuna dair önemli çıkarsınımlar vardır. Hayatın ne olduğuna dair cevaplar içinde su, en az ateş, hava kadar önemlidir. Hindular, 21. yüzyılda, hala ilk zamanlardaki gibi, Ganj Nehri'ne olan sadakatlerini göstererek temizlenmektedirler. Yağmurla coşan Ganj'ın kollarında, bir yerlere tutunarak, o soğuk suda yıkanmanın bütün günahlarından arındırdığına inanıyorlar. Hindu bir din adamı, Ganj Nehri'nin kollarından birinin çıktığı doruklara varmaya çalışarak, suyun kutsallığına tanıklık eder. Diğer insanlar, aşağılarda yıkanırken, onlar varabilecekleri en yüksek noktalara varmaya çalışırlar. Buzların dahi erimediği bu noktalarda Ganj'ın suyunu bedenleriyle buluştururlar. Ve su, ilahi kuvvet ile bir Hindu arasında en sıkı bağı oluşturur.


Zamanımızdan yaklaşık 200 bin yıl önce, Buzul Çağın ortalarında Nemrut Dağı'ndan akan lavlar, 60 km'lik bir akım oluşturmuş ve Van Çukuru ile Muş Çukuru arasındaki su akımını engellemiş, böylelikle Van Gölü oluşmuş. Bu denli yükseklikte bu kadar güzel bir doğa olayının varlığına şahit olan dağlar, taşlar keşke dile gelse. Kim bilir bizlere ne güzel hikâyeler anlatırlar.


Su, bu coğrafyaya hayat verdi... İnsanlar geldi... İnsanlar gitti... Medeniyetler kurulup yıkıldı. Van Gölü ise hiçbir yere gitmedi/gidemedi, insanların barınağı oldu, onlara kucak açtı.


Van Gölü ile bizden önceki halklar arasında da böyle bir mistik bağ var mıydı acaba? Bir Urartulu Van Gölü'ne dair nasıl bir inanca sahipti? Yoksa onlar da bazı kabilelerin, dünyanın kendi tarlalarından doğduğuna olan inançlarının bir benzerini mi taşıyorlardı? Bir Şamanın, dünyanın Hazar Denizi'nden doğduğuna olan inancın bir benzerini, Van Gölü için de mi besliyorlardı?


Bir Medliyi, bir Urartuluyu, bir Karakoyunluyu görüp Van Gölü'ne dair efsaneleri dinleme fırsatımız olsaydı keşke. Van Gölü'nün onlar için ne anlama geldiğini öğrenir, suyun onların hayatlarındaki yerine dair birkaç düşüncemiz olurdu. Biz neden bugün Van Gölü'ne bu kadar kötü davranıyoruz sorusunu belki kendimizce cevaplamış olurduk.


Bir sabah Erciş'ten Van'a giderseniz ve kıyının berraklığına dalarsa gözleriniz, geçmişten, ta uzaklardan bir ses tırmalar kulağınızı. Bunun kimin sesi olduğunu bilmezsiniz. Sadece geçmişte Van Gölü'ne dair inançları olan biri ya da birilerinin sesi olabilir diye düşünürsünüz… Arabanın camına yüzünüzü dayayıp, gözlerinizi kıyıdan ayırmadığınız takdirde, bu güzelim gölün feryadını dinleyebilirsiniz.


O sese kulak verdiğinizde cevaplanması güç sorularla karşılaşırsınız. Neden gölümüzü kirlettiniz de, şimdi kurtarmak için çırpınıyorsunuz diyor gibiler. Ardından galeyana gelmiş bir sürü ses, birer ruh olup kıyıdan size bakıyorlar. "Biz size böylemi bıraktık gölü?" diyorlar. Cevap veremiyorsunuz. Çünkü bu çağda tüketilen ama yok olması binlerce yılı alan mamuller ürettiğimiz için, onları kullanan biri olduğumuz için ve onları göle, o insanların suyuna atıp suyu kirlettiğimiz için suçluyuz.

İnsan doğası gereği her şeyi tüketmeye programlanmış. Bu kaynakların bir gün tükeneceğini hiç mi düşünemeyiz? Kelaynaklar, pandalar, Van Kedileri ve dahası. Doğa bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı. Suyu tüketirseniz kuşu kaybedersiniz. Sazlığı kurutursanız ördeği bir daha bulamazsınız...

Aborijin öğretisinde doğaya olan saygınlık o kadar önemlidir ki, otuz kişilik bir kafilenin yemeklerini yediklerinden sonra arkalarından hiç atık bırakmadıklarını görürsünüz. Onların inançlarına göre; doğadan gelen her şey yeniden doğaya dönecektir ve doğaya zarar vermek doğanın gazabına uğramak demektir. Tıpkı Kızılderililerde olduğu gibi... Nitekim beyaz adam, kazmayı maden için yere vurduğunda, Kızılderililer toprağın karnının deşildiğini görmüş ve o acıyı içlerinde hissetmişlerdi. Kızılderili inançlarına göre, toprağa zarar verilmemeliydi, toprak kutsaldı ve onlara yiyecek veriyordu.

Biz doğaya bağımlıyız. Doğa yok oldukça kendimizi yok ediyoruz. Bir Van Gölümüz var, belki onu da yitireceğiz. Mavinin bin bir tonu, martılar, kızıl güneş olmayacak. Nemrut, Süphan bize küsecek, flamingolar terk edecek bizleri. İnci Kefali suda dans edemeyecek artık. Van Gölü'nün dili olsa da konuşsa...


Foto: Ali Dağer

İsmet Tunç





"1915'in Romanı": Sona

2008’in Mayıs ayında Sona adıyla tarihi bir roman yayımlandı. Kitabın yazarı Eyyüp Altun.… Romanın ikinci basımı Mayıs 2009’da gerçekleştirildi. Teknik açıdan yeniden gözden geçirilen Sona, “1915’in Romanı” tanımlamasını daha bir hak etmişe benziyor.


Ermeni meselesi Türk toplumu için aşil topuğu konularından biri. Her yıl 24 Nisan gelmeden gözler ABD’ye çevrilir ve üzerine tahminlerin, varsayımların yürütüldüğü “soykırım diyecek mi, demeyecek mi?” tartışmaları yapılır. Ermeni meselesinin birinci gündem maddesi olma özelliğini her daim sürdürdüğü ülkemizde Sona’yı okumak kendimize yapacağımız en büyük iyiliklerden biri olmalı. Her şey önce alanında ilk olma özelliği taşıyan bu roman, Eganis (Erciş) merkezli 1915 olaylarını etraflıca irdeliyor. Eyüp Altun, romana şu cümleyle başlıyor: “Kızlarım Sona Zilan ve Asya Kilim ile oğlum Muhammet Nogay’a…” Romanın ithaf kısmı, bana, yazarın tarihi roman yazmada yeterli derecede gerekçeleri olduğunu anımsattı. Türkçe, Kürtçe ve Ermenice armonik bir tadı veren ithaf kısmı, zevkle okunacak bir romana harika bir ekleme olmuş.


Yazar romana başlamadan önce iyi bir kaynak taraması yapmış; dönemin sosyo-kültürel yapısına ilişkin önemli kaynakları derlemiş. Bunu, romanı okuyunca anlamak mümkün. Yazar, günlük yaşamı olduğu gibi romana aktarmaya gayret etmiş.


Roman 1912 yılının yaz sonuyla başlıyor. Günlük yaşamın sıradan öğelerinin anlatıldığı cümleler, yerini yavaş yavaş oluşacak puslu bir havaya bırakıyor. Türk genci Gazi ile Ermeni kızı güzel Sona’nın bir düğünde bakışmalarıyla başlayan ve tarifi zor aşkın, ancak yaşanarak görülecek atmosferine yenik düşmeleri ve sonrasında bilindik kendi sınırları içinde kalma; cemaatine, dinine, tabularına karşı gelme üzerine iç hesaplamalar, sadakatler, önüne geçilemeyen tutkular ve umutsuzluklar… Bir yanda ülküsü olan gençler, diğer yanda tabulara karşı gelmekten çekinmeyen aşk müptelası aynı gençler. Arada roller değişse de yazar hakikatleri düşüncelere yerleştirmekten geri durmamış. Sanki aşk, puslu ortamın tuzu bireri olmuş; toplumsal döngüye göre evirilmeyi başarıyla gerçekleştiriyor.


Roman, yazarın kahraman olarak seçtiği Gazi ve Sona üzerine odaklansa da, gerçekte Gazi ve Sona ancak diğer roman kahramanları kadar göz önündeler. Gazi ve Sona dışındaki karakterler özenle seçilmiş. Ermeni, Türk ve Kürt karakterler sorunu çözmek için içten gelen bir duyumsama yaşamaktalar. Ne var ki iyi düşünenlerin her daim azınlıkta kaldığı, günümüzde bile onuncu köye gönderilenler misali o kişiler de kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalıyorlar.


Kimi zaman bu kahramanların Gazi ve Sona’dan daha aktif oldukları ve olayın seyrini değiştirmede yazarın daha fazla yüklendiği karakterler olabiliyorlar. Kanaatimce, yazar, romanın yükünü eşit bölüştürdüğü karakterlerle, romanın tekdüzeliğine de engel olmuş. Bu şekilde roman canlı öğeler; olay, olgu ve kişisel arasında başladığı andan itibaren okuyucuyu etkisine almayı başarıyor. Okuyucu o dönemdeki toplumsal renkliliğe özlem duymaktan kendini alamıyor.


Romanın en önemli dikkat çeken yönlerinden biri de çokkültürcülük üzerine çokça vurgu yapılmış olması. Yazarın romana başlarken çokkültürcülük üzerine yaratılan iyimser tavrı, romanın bitiminde yerini derin bir üzüntüye bırakıyor. Sanki elindeki şekeri alınmış bir bayram çocuğunun ruh haline bürünüyor yazar. Sürekli o güzel ve mutlu günlerden dem vuruyor. Kültürün “özel” anlarına vurgu yapmadan geçemiyor. Bir yörede ortak kurallar koymuş ve buna göre oluşturdukları kültürü yerle bir edenler yazarı oldukça üzmektedir. Yazarın başından beri yapmak istediği şey, tarafsızlığını sürdürüp yarattığı kahramanlara yol göstermek ve her köşe başında görünen aksakallı dede misali bu kültürel birikimi onlara hatırlatmak. Roman baştan sonuna kadar satır aralarında kültürün “biricik” ve “özel” oluşuna vurgu yapıyor.


Romanda, Osman Kâhya’nın bir Ermeni’ye konuk olurken yazarın verdiği ayrıntı kültürün özel yönüne önemli bir vurgu yapmaktadır. “Evin genci ateşi düşmekte olan ocağı kucağında getirdiği yeni odunlarla desteklerken ailenin yaşlı ailesiyle genç gelini kenarları kırmızı renkli dantelle dönülmüş geniş bir bez sofrayı yere serdikten sonra üzeri ceviz ağacından yapılma yan tarafları türlü kabartma desenlerle kaplı ahşap sofrayı ilgiyle izlerken Ermenilerin sanata önem verdiklerine bir kez daha hükmetti.”


Romandan, Ermeni sorunun kaynağını Rusya güdümündeki Taşnak Partisi ve İttihad ve Terakki’nin yeni cumhuriyete ilişkin kurdukları planlardan kaynaklandığını görmek mümkün. Nihayetinde devlet destekli derin devlet oluşumuna ilişkin izler de kendini ele veriyor. İttihad ve Terakki kurmaylarının vatanseverlik duyguları olanlarla kurdukları yakın ilişkiler –örneğin Gazi gibi- ve sonrasında bunların ajan olarak kullanılmasıyla savaşın boyutlarının farklı alanlara kaydığını da görmekteyiz. Keza aynı durum Ermeni gençlerinin Taşnak ve Rusya tarafından kullanılması da aynı sonuçları veriyor.


Bir Ermeni komitacının Ermenilerin doğu politikasını değerlendirirken Rusya ile olan ilişkilere dair söyledikleri olayın daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Komita liderlerinden olan Vartan’ın Kürt Osman Kâhya’ya söyledikleri şöyle. “… Rusya meselesine gelince kuzu her zaman kurtla dost olmayı istemiştir. Ancak kurt hiçbir suretle buna yanaşmamıştır çünkü kuvvet ondandır ve kuzunun er veya geç onun sofrasını şenlendireceğini bilmektedir. Kuzu da bunun farkındadır aslında. Bu gerçekler ortada duruyorken, ormanın içinden bir ayı çıkıp gelir ve kurdun karşısına dikilir. Kuzu bu kavgada hangisi kazanırsa kazansın kendisinin kaybetme tehlikesinin hep olacağını bilmesine bilir, lakin iki canavarın çarpışmasını kendisine zaman kazandıracağını tabii olarak düşünür. Bunun için ayının kurdun karşısına çıkması her zaman kuzunun işine gelecektir. Bu misaldeki kuzu biz Ermenileriz. Kurt Osmanlı, ayı ise Rusya’dır. Söyler misin Osman Efendi, kuzunun başka çaresi var mıdır?”


Yazar, Hamidiye Alayları’na ilişkin de, Sultan Abdulhamid’in yıllar önce kurduğu bu alayların İttihad ve Terakki döneminde nasıl faal olduklarını ve yer yer merkezi idareden bağımsız hareket ettiklerini önemle vurguluyor. Hatta romandaki Kürt liderin kimi zaman baskı kurularak idare edilmeye çalışıldığını görmek mümkün. Hamidiye Alayları, O dönem İttihad ve Terakki’nin Ermenilerle yaptığı görüşmelerden sonuç alamaması sonucu başvurduğu son seçenek olarak gösterilmekte. Burada ortaya konulmuş bir strateji var; bundan Ermeniler, Türkler ve Kürtler kendilerince en uygun olanı almak isteyeceklerdir. Ermenilerle yapılmakta olan görüşmeden sonuç alınmaz; çünkü Rusya’ya olan aşırı güven ve verilen sözlerden geri dönmek istenmemesi Ermenilerin barışmak istememelerinde temel nedenlerdendir. Kürtlere gelince; Kürtler Ermeniler yerine Osmanlı’nın yanında yer almış ve muhtemelen Hamidiye Alayları kuruluşundan beri en ses getirdikleri bir role soyunmuşlar; bu da ya Osmanlı ile savaşa tutuşacak ya da Osmanlı’nın yanında Ermenilere karşı duracak ve sonrasından gelirden pay alacak.


Ne var ki, bölgede görev yapan askerlerin hepsi de İttihad ve Terakki zihniyeti taşımamaktadır. Yazarın bu yönde öne sürdüğü bir karakter de merkez karakol komutanı Hikmet Bey’dir. Eganis’te herhangi bir olumsuzluğun yaşanmaması için adeta diken üzerinde durmaktadır. Bir toplantıda olayın vahimiyetine dair şöyle bir konuşma yapar: “Ermenilerle aramızda bir husumet çıkmasını istemiyorum. Onlarla iyi geçinmelisiniz. Onlara baskı yaparak Taşnak Partisi’nin ekmeğine yağ sürmemelisiniz. Unutmayın ki Osmanlı’nın en sadık tebaalarından biri de Ermenilerdir. Osmanlı’nın Ermeni halkıyla hiçbir meselesi yoktur. Elinizden geliyorsa Ermeni ailelerle herhangi bir sebeple dargınlık yaşayan Müslümanları barıştırınız. Bu konuda bana ihtiyaç olursa seve seve gelirim.”


Yazarın kimi kaynaklardan derlediği bilgilerden yola çıkarak, Osmanlı yönetiminin Ermenilere vermeyi düşündüğü bölgeleri de romanında işlemiş. Osmanlı yönetimi Erzurum’da toplanan Taşnak Partisi’nce alınacak kararları kendilerine iletilmesi için ve kendi aldıkları kararları da karşı tarafa aktarmak amacıyla üç kişilik bir heyet oluştururlar. Bahattin Şakir, Naci ve Halil Beyler Erzurum’a gelir ve parti yetkilileriyle valilikte uygun bir odada görüşmeye başlarlar. Ermeni temsilciler ise -yine yazarın gerçek hayattan aktardığı- Vramyan, Malumyan ve Rostom’dur. İlk sözü Bahattin Şakir Bey alır ve tedirgin olduğu halde şöyle konuşmaya başlar: “Olası bir Türk-Rus harbinde, Rus egemenliğindeki Ermeni şehirlerinde çarlık karşıtı isyanlar çıkarmanız ve Osmanlı topraklarında düşman kuvvetlerine karşı mukabele etmeniz durumunda temsil ettiğiniz Ermeni halkına muhtariyet verilecektir. Buna göre; Ruslardan geri aldığımız Ermeni şehirlerinin tamamında, ülkemiz sınırları içinde ise Van bölgesinin tamamında, Erzurum, Muş ve Bitlis illerinin de bir bölümünde Ermeni milletine muhtariyet verilmesi hükümet kararı olarak benimsenmiştir. Bu teklifimizi kongrenizde değerlendirmenizi ve çıkacak sonucu hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde tarafımıza bildirmenizi rica ediyorum.”


Görüşmeler anayasal güvencelerden birçok farklı konulara değin farklı konularda sürdürülür, yazılı hale getiriliri. Ne var ki Ermeniler Ruslara verdikleri sözlerden de dönmek istememekteler. Sonrasına kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan “keşke bu öneriler daha önce yapılsaydı” diyecekler bile olacaktı. Osmanlı yaralı bir kurt, Rusya dünyadaki en güçlü devletlerden biriydi. Ruslara karşı isyan çıkarmak zor olacakken, Osmanlı’dan parça koparmak daha kolaydı. Yazarın ifadesiyle “Vramyan kafasında dolaşan tilkilerin kuyruklarının birbirine değmemesine özen göstererek” karşındaki Osmanlı heyetine şunları söyledi: “Büyük Osmanlı devletinin şanına yakışır bir çare getireceğini ve sonunda Ermeni kullarının yüzünü güldüreceğini hep düşünürdük. Demek, bugüne kısmetmiş… Padişahımıza ve hükümetimize muteşekkir olduğumuzu bildirmek isterim. Bu kararla karşısında hissiyatımın arttığını açıkça itiraf etmek istiyorum. Ermeni halkı buna çok sevinecektir. Asırlar süren dostluğumuz ve bağlığımız inanıyorum bir o kadar daha devam edecektir. Yetkili kurullarımızda bu teklifler değerlendirilip olumlu olacağına inandığım kararlarımız tarafınıza en kısa zamanda bildirilecektir.”


Romanın en trajik bölümleri karşılıklı çatışmaların olduğu bölümler. Yazar Ermeni çetelerinin yaptığı kıyımları anlatırken de Ermenilerin maruz kaldıkları kıyımları anlatırken de üçüncü kişi olarak kalmaya özen göstermektedir. Kanaatimce roman zaman zaman tarih kitabı olmak ile tarihi roman olmak arasında gidip gelmektedir. Bu da yazarın durum değerlendirmelerine çokça yer vermesi ve olayın kültürel boyutuna fazla takılmasından kaynaklanmaktadır. İlk baskıda görülen bu durum ikinci baskıyla giderilmiş gibi. Yazar haklı olarak bir arada yaşamanın mükemmel bir mozaik oluşturacağını kahramanlarına düşündürtmektedir. Lakin olaylar yazarın bütün çabalarına rağmen aksi yönde gerçekleşmekte ve bu da yazarın yeniden güzel günleri hatırlatmasına neden olmaktadır. Yazar, yer yer kahramanlarına seslenip; “ben size demedim mi?” der gibidir.


Sona konusu itibariyle iyi kurgulanmış bir roman. Sürükleyici, farklı ve betimlemeleri derin olmasına karşın “kültür” teması odaklı yorumlamalarıyla okunmayı hak eden bir kitap. Eganis (Erciş)’in üzüm bağları, birbirine karışan çan ile ezan sesinden kimsenin rahatsızlık duymadığı engin hoşgörü ortamı ve savaşın ağır kokusuyla bizleri 1915 Eganisi’ne şöyle bir gezintiye çıkarıyor. O günlere dair kaybolanları yeniden hatırlamak, üzerinde yaşadığımız coğrafyada bizden ibaret olmayan kesitleri ya da öyle sandığımız tarihi mirası düşünmek bizleri derin düşüncelere daldıracaktır. Böylece algılarımızdaki kimi kötü öğeleri ve günlük hayatlarımızın bir parçası halin gelen kimi söylemlerden bir nebze olsun kurtulabiliriz.


Kitap "Tanrı Yanılanları Affetmez" deyişini de kapağında taşıyor. Esasen “tarih yanılanları affetmez” olan bu özdeyiş, belki de yazarın kimi yerlere bir gönderme yapmak istemesinden dolayı bu şekilde yazılmış.


Sona, 2. baskı Mayıs 2009, Logos Yayınları.


İsmet Tunç

Radyo Star’da Tatlı Bir sohbet

Radyolar insanlara ulaşmak için kullanılabilecek en kısa ve sağlıklı iletişim araçlarının başında gelir. Bir yerleşim yerinde toplumsal bir etkinliği anlatmak için radyo kadar uygun bir araç bulmak oldukça zor. Erciş’teki kadınlar derneği etkinliklerini anlatmak için bir radyo programı yapmayı uygun bulmuş.

Erciş’te yayın yapan özel radyolardan Star Fm, Erciş Kadınları Koruma ve Dayanışma Derneği yönetimini canlı yayına davet etti. (10/09/2007 Pazartesi). Dernek yönetimi yaptığı faaliyetleri canlı yayında halkla paylaştı. Dernek hakkında yazdığım yazı ve Kadın Antropolojisi hakkındaki araştırmalarımdan dolayı dernek yönetimince ben de yayına davet edildim. Kendilerine bu düşüncelerinde dolayı teşekkür ediyorum. Erciş halkıyla canlı yayında kadınların sorunları, dernek tarafından sunulan hizmetler, toplumun kadına bakış açısı gibi temel konular üzerinde durmaya çalıştık."

İlk olarak radyoya ben gittim. Beni karşılayan kişi, evden çıkmadan önce radyoda kendisini dinlediğim kişi olan Can Batmaz’dı. Güler yüzlü, saygılı ve pozitif düşünen bir genç kendisi, tanıştık ve yaklaşık on beş dakika sonra diğer konuklar geldi. Kısa bir tanışma ve kaynaşma muhabbetinden sonra stüdyoya geçtik. ..

Programda sunucu Can Batmaz, dernek başkası sıfatıyla Asiye Baburhan, proje koordinatörü Emin Baburhan, derneğin sekreteri Nevin Karahan ve ben vardım. Asiye Hanım derneğin kuruluş hikâyesini ve dernek fikrinin ilk olarak nasıl oluştuğundan bahsetti. Daha sonra Nevin Hanım derneğin amacını anlatan kısa bir giriş yaptı. Emin Bey de derneğin kuruluş aşamasında karşılaştıkları sorunları ve bunlarla nasıl baş ettiklerine değindi.. Ben de kısa olarak konuyla ilişkimi ve düşüncelerimi aktardım. Daha sonra sohbet tadında bir programa geçtik.

Programın ilk bölümünde STK kavramına değindik. Kapalı toplum özelliği gösteren coğrafyalarda STK’ların çalışmalarında ortaya çıkan olumsuzlukları sıraladık. Genel olarak halkımızın sağlık konusundaki yetersizliğinin nelere mal olduğunu ve kadınların bu yetersizlikten ne kadar haberdar olduğunu, çözüm yollarını ve kadınlar derneği olarak hangi noktalarda onlara yardımcı olabileceklerini Asiye Hanım bizlere açıkladı. Nevin Hanım karşılaştıkları zorluklara değindi ve zamanla bunların pozitif olarak nasıl dönüştüğü anlattı. Ben ve Emin Bey, toplumumuzdaki aksaklıkların nasıl ortaya çıktığını ve çözüm yolları hakkındaki görüşlerimizi radyoları başındaki dinleyicilerle paylaştık. Bu arada sevgili Can, karşılaştığı kimi olumsuz örnekleri, kadın olgusu hakkında toplumca nasıl olumsuz kanaatlere sahip olduğumuzu bizlerle paylaştı ve yapılan uygulamaların tamamen daha iyi ve sağlıklı bir toplum için yapıldığını söyleyerek tüm bayanları derneğin faaliyetlerine katılmaya çağırdı.

Program kesintisiz devam ettikçe herkes daha da rahatlamış, bir şeyleri anlatabilmenin rahatlığına kavuşmuştu. Toplumsal değişimizin daha da pozitif yönde olabilmesi için, gördüğümüz aksaklıkları kuramsal yönleriyle dinleyicilerle paylaşma imkanı bulduk. Bazı dinleyiciler telefonla sorunlarını ilettiler.

Dernek yönetimi kendilerine yardımcı olan birey ve kurumlara teşekkürlerini iletti. Yapacakları projeler hakkında bilgi verdi ve yapılan çalışmaların hangi aşamada olduğunu anlattı. Kısaca radyo programımız sorunsuz ve oldukça verimli geçti. Şahsım olarak yeterince bilgilendiğimi söyleyebilirim. Radyo çalışanları oldukça güler yüzlü sempatik kişiler, bizleri en iyi şekilde ağırladılar. Toplumun aydınlanması noktasında üzerlerine düşeni yaptıkları için övgüyü sanırım fazlasıyla hak ettiler.

İsmet Tunç

“Ulupamir Okuyor”

İnsanların çevrelerini güzelleştirebilme gibi olumlu özellikleri vardır. Bu güzelliği ortaya çıkarmak için biraz duyarlılığa ve yapılması düşünülen etkinlik için çevresel desteğe ihtiyaç vardır o kadar. Bunlar sağlandığı taktirde kendi kendine yeten bir toplumla karşılaşmak mümkün. Ne de olsa sivil organizasyonların günümüz devlet modelinde devlet kadar işlev kazandığını biliyoruz

Zaman zaman Ulupamir Köyü ile ilgili haber ve yorumlarla sık sık karşılaşıyoruz. Bu defaki etkinlik sürekli dillendirdiğimiz ve bu konuda belli bir bilincin oluştuğunu hissettiğimiz eğitimle ilgili.

Ulupamirliler bir konuda diğer köylü vatandaşlarımızdan daha duyarlılar; eğitim konusunda sık sık öğretmenlerle bir araya gelirler ve öğrencilerin eğitimleriyle ilgili sorun ve değerlendirmelere katılmaktan kendilerini geri bırakmazlar. Bu ekinlik de bu kapsamda hayat bulmuş şekilde karşımıza çıkmakta. İnsanın yapılacak çalışmada başarıyı görebilmesi için mevcut ortamdan emin olması gerekiyor. Aileler bu konuda duyarlı davranmasalardı belki de bu okuma kampanyası düzenlenmeyecekti.

Köyde yaklaşık 4 yıldır görev yapan sosyal bilgiler öğretmeni Halil Avcı 2008–2009 eğitim öğretim yılında okulun yeni müdürü olarak göreve başlıyor. Okuldaki çeşitli fiziki ihtiyaçların yerine getirilmesi için uğraşılırken, bu esnada okulun kütüphanesini Erciş Emniyet Müdürlüğü’nün Turkuaz projesi yardımıyla yeniliyorlar. Ailelerin okula olan ilgisini bilen Halil Hoca, işi biraz daha ileri götürüp belki de kitap okumakta istekli davranmayan öğrencilere ders olacak bir etkinliği de başlatıyor.

Etkinliğin adı “Ulupamir Okuyor” olarak konulmuş. Halil Avcı amaçlarını belirten şu kısa notla olayı özetlemekte. “Okulumuza Turkuaz Projesi kapsamında yeni bir kütüphane kazandırdık. Bu güzel kütüphaneden köy halkımızın da faydalanmasını arzu ediyoruz. Bu bağlamda “Ulupamir Okuyor” Kampanyasını başlattık. Kampanyanın ilk adımı 11.03.2009 ile 05.06.2009 tarihlerini kapsayacaktır. Kampanya sonunda kütüphaneden en çok faydalanan kişilerin evine kampanya kapsamında topladığımız kitaplarla küçük kütüphaneler kuracağız. Kampanyadaki amacımız kitap okuma alışkanlığını geliştirmek ve evlerde kitaplıklar kurarak okumanın devamlılığını sağlamaktır. Bu amaçla okulumuza her yerden kitap bağışı bekliyoruz. Yapılan bağışın miktarından çok, önemli olan mukaddes eğitim yolculuğundaki gönül birlikteliğimizdir.”

Halil Avcı kütüphaneden en çok faydalanacakların evlerine kütüphane kurulacağına değiniyor; hoca, notta sayı vermiyor ama bildiğim kadarıyla başarılı olunursa şayet, yaklaşık 20 ailenin evine kütüphane kurulacak. Nisan ayının ilk haftası biterken geçen bir aylık sürede 126 kişi 205 kitap okumuş görünüyor. Ortalama bir ayda iki kitap okunmuş.


Kapalı toplum insanının “benzeşme” gibi kötüye yoğrulacak özelliği de vardır. Bu özellik, bu yazının, ilk cümlesindeki özelliğin tam tersi karaktere sahip; yani olumsuz bir yönü ifade etmekte. Çünkü kapalı toplum özelliği gösteren insanlar sosyo-kültürel benzeşme özelliğiyle genelde durağan ve sürekli basit olaylar etrafında cereyan eden bir ruh haline bürünürler. Bu özellik bilinçli olarak kazanılan bir özellik olmayıp iş gücü ve basit düşüncel olayların cereyan etmesinden kaynaklanmaktadır. Şimdi bu güzel etkinliği düşününce “benzeşme” eyleminin okuma eylemiyle pozitif yöne evirilmesi olasılığının yüksek olduğunu belirtmekte fayda var. Köylülerin okumaya olan ilgisinin dalga dalga yayılması ve durumun “pragmatizm”le açıklanması da olasıdır. Avanta kitap kazanma eylemi zamanla yerini kütüphane olgusuna sahip bir ruh haline sahip köylü tipolojisi bırakacaktır. Dolayısıyla okulla işi biten bir öğrencinin sadece okul ders kitaplarına sahip olması ve muhtemelen de annesinin aklına ilk gelen düşünce olan kitapları çatı katına kaldırma eylemi burada yerini bir kütüphaneye sahip olmanın mutluluğuna bırakacaktır. Ortaya bir kütüphane olgusu çıkacak ve kitaba sahip olmanın evrensel düşüncedeki önemi bir ihtimal kavranacaktır.

Uzun lafın kısası köylüler evlerde biriktirdikleri bin bir çeşit envai eşya arasına kitapları da katacaklardır. Tabii, bilmeleri gereken bir olgu da, kitapların diğer eşyalar kadar toza ve ilgisizliğe dayanıklı olmadıkları. Onların yeri evin en güzel köşesidir. Bu bilince sahip vatandaş yetiştirmek de yine okul yönetiminin gayretine kalmış bir iştir. Bu kampanyayı düzenleyen okul yönetimi her şeyden önce teşekkürü hak etmektedir. Yine kampanyaya destek verecek her kurum ve kuruluşun da bu çorbada tuzu olacaktır.

İsmet Tunç
İsmet.tunc@mynet.com

Göl Diyarının Gazetecisi: Nihat Çavuşoğlu

Erciş’e dair konuşmaya devam ediyoruz. Şahsiyetler bir yerin tanınmasında, gelişmesinde ve var olmasında belki de en temel noktada bulunurlar, çünkü bir yerin bekçisi olmak insana dair ve tabi ki, o kente dair çok şey demek.

Erciş’i ve göl diyarını 25 yıldan fazladır yazan, çizen, fotoğraflayan biri Nihat Çavuşoğlu. Küçüklükten başlayan bir araştırma ve duyarlılık birikimiyle kendini gazeteciliğe atmış, Erciş ve Erciş’e dair ne varsa hemen, hemen tümüne şahit olmuş.

Gazetecilik merakı, daha doğrusu çevreye ve olaylara olan merakı ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiyken aldığı bir ödevle başlıyor. “Türkiye’deki Hidroelektrik Santralleri” konulu ödevi için Erciş merkezden kalkıp Aşağı Işıklı Köyü başlangıcındaki hidroelektrik santraline yaya gidiyor. Gerekli bilgileri alıyor ve dönüyor. Bu dönüş kendisine ve çevreye karşı duyarlılığında başlangıcı oluyor. Artık daha çok gözlem yapıyor, doğayı daha fazla dinliyor ve daha mutlu…

Yıllar yılları kovalıyor ve okul hayatından sonra üç yıl vekil öğretmenlik yapıyor. Kendi deyimiyle Vizon tele filmini kendiyle özdeşleştirmiş. Sanki o filmi izledikten sonra yıllar öncesine gidiyor ve hayatın bir noktasında olaylarında tıpkı ikiz insanlar gibi aynı olabileceğini görüyor.

Öğretmenlik yaptığı köyde bir köpek nedeniyle aileler arasında kavga çıkmış, herkes birbiriyle düşman. İlkokul 4. ve 5. sınıf öğrencileri ceplerinde bıçakla okula geliyor. Okulda gerekli önlemleri aldıktan sonra köy muhtarı ve imam ile bir toplantı yapıyor. Ama sonuç alamıyor. Bu onu düşündürüyor ve nasıl bir yol bulsam diyerek kafasını yormaya başlıyor.

Erciş’e gelip, bulduğu bir siyah 37 ekran beyaz televizyonla birlikte köye dönüyor. Uzun bir anten direği kurarak Erzurum üzerinden karıncalı da olsa paket yayın alıyor. Köylü televizyona bakıp şaşırıyor, belki de hayatlarını değiştirecek yeniliğin farkında bile olamıyorlar. Köy halkı televizyona o kadar ilgi gösteriyor ki, aradaki dargınlığı unutuyorlar. Kimi zaman lojman penceresinden bakıp bu acayip şeyin nasıl oluyor da değişik bir dünya yarattığını çözmeye çalışıyorlar kendi bilinçlerince.

Bir yerin sosyo-kültürel değişiminde önemli bir dinamik de adına yenilik ajanları dediğimiz kimselerin gayretleridir. Bir yerde kendi halinde yaşayan insanlar, uzaklardan ya da başka bir yerden bir kültür öğesi getirirler ve toplumla onu tanıştırırlar. Bu öğenin kabul edilip edilememesi ise zamana ve kullanılabilir, uygulanabilir olmasına bağlı.

Çavuşoğlu, bu noktada köye bir yenilik getirmekle yenilik ajanı görevini de görüyor. Televizyon bu insanların hayatlarında iyiden iyiye yer ediniyor. Çoğu aile evine televizyon alıyor ve kendi dertlerini de unutuyorlar. O günden bu güne köyde kavga çıkmamış. Ta ki, geçen yıl Erciş merkezde alacak-verecek meselesi yüzünden çıkan bir kavgaya kadar... Çavuşoğlu, köylülerle arada bir iletişimine devam ediyor ve o günleri hatırlarken de yüzüne tatlı bir tebessüm geliyor.

Askerlik dönüşü, 1982 yılında Erciş Lisesi’yle Diyarbakır’a gidip bilgi yarışmasını takip ederek aktif olarak Tercüman’la gazetecilik hayatına başlıyor. Birnisan yerel gazetesinde yazmaya başlıyor ve sonrasında bu gazetenin yazı işleri müdürlüğü görevinin de uzun süre yürütüyor. Ardından, İhlas Haber Ajansı’nın ilçede bürosunun açılmasına ön ayak oluyor. Birçok il merkezinde olmayan İHA temsilciliğini ilçede açmakla birlikte, 5 komşu ilçenin de haber akışını merkez olarak Erciş’ten yürütüyor. Aynı zamanda ilçenin tek sarı basın kartı sahibi…

Birçok seçim görmüş, ilkleri belki de Erciş’te yaşayan ayrıcalıklı insanlardan biri. Erciş’e yerleştirilen Kırgız Türkleri hakkındaki ilk araştırmayı “Pamir’den Ulupamir’e” isimli tefrikası ile oluşturuyor. Araştırma oldukça ses getiriyor, Kırgızistan büyükelçisi kendisiyle yakından ilgileniyor. Kültür Bakanlığı tefrikayı önemli bir belge olarak teyit ediyor. Ali Dağer’in “Araştırmayı kimler çalmadı ki” ifadesiyle birçok kişinin bu çalışmayı kaynak belirtmeden kullandığını da anlıyoruz.

Ağabey, emekli olmayı düşünüyor musun? Soruma ise cevabı ilginç; “Gazetecilik mesleği bir yerde insanı çevresine, doyduğu ve doğduğu yere karşı sorumlu kılıyor” diyor. Sürekli olayların peşinde koşmak, bir etkinlikte bulunmak, onu diğer insanlarla paylaşmak için gayret etmek ve daha nice ruhuna huzur ve keder veren uğraşlar onu meslekten resmi olarak emekli etse de, ruhen emekli etmeyecek gibi gözüküyor…

En büyük çabası Erciş’i sürekli ulusal gündemde tutmak. İlçenin kalkınması ve gelişmesi için elinden gelen gayret ve çabayı esirgememektedir. Eğer, gündeme gelirseniz olumlu istekleriniz de ertelenmez diyor. Unutulmamak adına basını iyi kullanmanın gereğini vurguluyor. Birçok önemli etkinlikte katkısı var. Özellikle temeli atılıp yıllarca bekletilen Erciş Şeker Fabrikası’nın yeniden inşa ettirilmesi konusunda gündem oluşturmak, ilçe halk kütüphanesinin açılması için çaba sarf etmek. Ayrıca, yıllardır il olma çabasına basın olarak desteğini sürdürmesi gibi birçok alanda öncü görevinde bulunmuş,

Sevgili Nihat Çavuşoğlu’nu elbette bu kadar sınırlı bir yazıyla anlatmak mümkün değil. Uğraşları ve hayatının kısa bir dilimini bizlerle paylaştı. Koca bir buz kütlesi ise hala derinliklerde saklı.

Erciş sohbetlerine kaldığımız yerden devam etmeye çalışacağız, bu toprakları bereketli kılan nice topraklar var ki; bir nebze olsun hatırlanmayı, düşünülmeyi bekliyor. Sırada yeni yüzler, yeni hikâyeler ve yeni olaylar bulmaya çalışacağız.

İsmet Tunç

Fotoğraf Üstadı Ali Dağer'le Söyleşi


“Canavan Sohbetler” Ercis.Net için başlattığımız bir projeydi. Van Denizi’nin suyuna, toprağına bulanmış ve adına Göl Çocukları dediğimiz kişilerle söyleşilerimizi içeren bir bölümdü. İlhami Mısırlıoğlu’nun sunumuyla şöyle başlıyordu söyleşi:


CanaVan Sohbetler dizisinin bu haftaki konuğu Ali Dağer. “Ercişli bir göl çocuğu; kendini fotoğrafa adamış. Çektiği muhteşem fotoğraflarla yöreyi Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmaktadır; flamingolar ve inci kefalini en iyi fotoğraflayan fotoğrafçıdır. “Yahu sen ne yaparsın" diyenlerin alakasız tavırlarına aldırmadan her anını fotoğrafın ölümsüzlüğünü yakalamaya adamış. Erciş ve göl diyarının saygıyı gerçekten hak eden değerini; Ali Dağer’i İsmet Tunç’un yaptığı söyleşiyle daha yakından tanıyalım.” (İ. Mısırlıoğlu)


Fotoğrafçılığa kaç yaşında, nasıl başladınız?


Fotoğrafa çok ileri yaşlarımda başladım. Bu işe başlamadan önce sarı ve siyah karton malzemelerden çizim yapıyordum. Sarı zemine üzerine siyah figürler yerleştirerek tablolar oluştururdum. Bu çalışmalarım uzun yıllar birçok sanat ve edebiyat dergilerinde çıktı. Çalışmalarım Hazan, Seyir ve ismini hatırlayamadığım dergi birçok akademisyenin yazı ve makalelerine konu oldu. Daha sonra bu çalışmaları fotoğraflara da yapabileceğimi fark ettim. Şimdi fotoğraf çekiyorum.


Fotoğrafçılığa başlamada sizi etkileyen ne oldu?


İlk fotoğraf makinesiyle tanışmama Erciş Erkek YİBO’da okuduğum yıllarda öğretmenim Nihat Özür tarafından biz öğrencilerin fotoğraflarını çekerken tanıştım. Kendisini her daim saygıyla anıyorum. Bu, Rus marka Jüpiter çift mercekli bir fotoğraf makinesiydi. Şimdi düşünüyorum bekli de o yıllar bilinç altımda kaldı diyorum. Bu gün her fotoğraf çekişimde bu saygın ve değerli insandan söz etmeden geçemiyorum.


Ercişliler fotoğrafçılığa nasıl bakıyor?


“Nasıl bakıyor” sözü biraz göreceli. İlk fotoğrafa başladığımda çevreden çok tepki alıyordum. Birçok kişi “ayıp değil mi? sana yakışıyor mu fotoğraf çekiyorsun?” diyorlardı. İlk zamanlar tepki alıyordum. Bu işi meslek edinenler dışında fotoğraf çekmek bit tabuydu. Hele fotoğraf makinesiyle Erciş sokaklarında gezmek biraz zordu. Şimdi insanımız güzel bakıyor bu işe. Birçok insanımızın iş yerinde veya bilgisayarında fotoğraflarım bulunur. Abartı olmazsa her evde mutlaka bir Ali Dağer fotoğrafı vardır; takvimlerde, broşürlerde vs…


İnsanların fotoğrafçılığa bakışı nedeniyle karşılaştığınız zor durumları örnekler misiniz?


Çok zor zamanlar geçirdik. Genelde fotoğraf çekerken insanlar size amaçlarınızı soruyor. “Niçin çekiyorsun?” sorusu her zaman sorulur. Yıllar içinde fotoğraf size çok şey öğretiyor. Nasıl davranacağınızı ve bölgede nelerin çekilip nelerin çekilmeyeceğini öğreniyorsunuz. İnsanların fotoğraflarını çekerken kendinizi onlardan birisi olduğunuzu his ettirdiğiniz zaman insanlar size ailenin bir ferdi gibi davranıyorlar. Şayet hiçbir kontak kurmadan objektifi yöneltirseniz tepki alırsınız. Bir seferinde bir esnaf vatandaş ekmek sepetini kaldırımın ortasına bırakmıştı. Cadde yoğun bir caddeydi, sepetin içindeki ekmekler yere yakındı, daha doğrusu ayak seviyesindeydi. Bu esnada kuşlar da ekmek sepetinin üzerine konup kalkıyorlardı. Fotoğraf çekmeye çalıştım. Birden esnafın hışmına uğradım. Bana “memleketimizi kötülemeye mi çalışıyorsun?” dedi. Ona göre ben bu fotoğrafı başka amaçlar için kullanacaktım.


Halkın fotoğrafçıya ve fotoğrafa bakışı yıllar içinde değişti mi?


Özellikle iletişim olanakları sayesinde çok değişti diyebiliriz. İnsanlar internet üzerinden fotoğraflarımızı gördükçe bize olan saygıları da artıyor. Bu işin gönülden gelen, özveriye dayalı bir iş olduğunun farkına varıyorlar. Bu da bizleri mutlu ediyor.


Bu değişimi neye bağlıyorsunuz?


Çok çabuk değişen bir çağa geçtik. Dünya değiştiği gibi Türkiye de değişiyor. Her yerde olduğu gibi bu değişim Erciş’i de etkiliyor. İnsanların fotoğrafa bakış açısında internetin önemli bir katkısının olduğuna inanıyorum. Bu değişim çok ani ve hızlı oldu. Bilgisayar, internet ve dijital fotoğraf makineleri ve fotoğraf çeken cep telefonları bu değişimde çok etkili oldu. On yıllarca bizim yapamadığımızı gelişen teknoloji kısa sürede yaptı.

Göl diyarında fotoğrafını çekmekten en hoşlandığınız şeyler neler?


Bu çok önemli sevgili İsmet. Ben göl diyarı âşıklarından birisiyim çünkü göl diyarının çok hayranları var, sadece benim desem yalan olur. İlhami Mısırlıoğlu’nun tabiriyle ben de kendimi göl çocuklarından sayıyorum. Göl diyarında 4 mevsimi yaşıyorsunuz, ışık çok güzel, çok berrak bir gökyüzü, bin bir renge boyanan bulutları var. Bunlarda her gün göl çevresini süslüyorlar. Önce kışından başlayalım; her taraf beyaza büründüğü günlerde göl ve gökyüzü bir birine; ufka bakınca maviliklere karışıyor göl. Gün batımında oluşan kızıllık size çok yıldızlı bir kış gecesini müjdeliyor aslında. Bunlar bir fotoğrafçı için birer rüya… .Hiç görmediğim kuşlar geliyor göl kıyısına. İlkbahar hayat canlanıyor inci kefalinin göçü, flamingoların gelişi tarih ve doğa yeniden barışıyor göl kıyısında. Ercişli Aşık Emrah ile Selvi kuş cennetine binlerce kuş gelerek kendilerine sonbahara kadar sürecek yabanı bir hayat kuruyorlar. Her şey yeniden hayat buluyor yazın. Dinginliği ve son baharın pastel renkleri bir fotoğrafçı için cennetin giriş bileti gibi. Göl kıyısının yüzlerce belgeselciyi fotoğrafçıyı ve araştırmacıyı ağırladığına şahidiz, bunlardan birisi de Sayın Coşkun Aral’dır.


Göl diyarı için “çok fotoğrafik bir yöre” deniyor. Sizce bunun nedeni ne olabilir?


Çünkü ülkemizde ışığın en iyi yansıdığı yer göl diyarıdır. Hava berrak, nemli değil, ışık çok iyi. Göl kıyısı dünyaca çok az bilinen bir yer ve birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Tarihi yapılar çok çeşitli ve zengindir. Göl kıyısında bitki ve hayvan çeşitliliği oldukça fazla. Önemli endemik bitki ve hayvan türünü burada barınmaktadır. Ayrıca gölün göç yolları üzerinde olması dört mevsim boyunca konar-göçer kuşlara ev sahipliği yapmasını sağlıyor. Van Gölü martısı ve soyları tükenmekte olan toy kuşlar. Van gölünün ev sahibidir. Flamingolar, pelikanlar, turnalar kuğular, Van Gölünün konar-göçerleridir. Bunlar beli takvimler içersinde gelip konup göçüyorlar. Bu kuşlar için iki tehlike söz konusu: birincisi yumurta toplayıcıları ikincisi de bilinçsiz avcılar kuş nesli için büyük tehlike arz etmekte. Bunca zenginliği bir arada barındıran göl birçok fotoğrafçı, belgeselci için adeta yaşayan bir müzedir.


Fotoğraf çekmek spontane yani kendiliğinden olan bir şey mi yoksa bir plan dahilinde mi oluyor?


Belli bir disiplin içinde çalışma sonucu gelişen bir reflekstir fotoğraf. Özel olarak “gidip şunu çekeyim” demiyorsunuz. Belki bir yere fotoğraf çekme amacıyla ziyaret ediyorsunuz ama ne çekeceğiniz o an ortaya çıkıyor. Yakalarsanız çekiyorsunuz, yakalamazsanız çekemiyorsunuz.


Peki, bu soruya fotoğrafçılık açısından cevap verecek olursak?


Fotoğraf eskiden babadan oğla veya ustadan çırağa geçen bir meslek olarak görülürdü; oysa bu gün dünyada çok büyük üniversitelerde bölümleri olan bir meslek dalı. Bizim gibi insanlar uzun yıllar yaptığımız çalışmalarla bu güne gelebildi. Oysa iki yıllık ve dört yıllık üniversitelerden bunun mezun olan insanların yanı sıra açılan kurslarla fotoğrafçılık teknikleri öğretilmektedir. Fotoğrafçılık kendiliğinden öğrenilen bir meslek değil, muhakkak bir eğitim neticesinde öğrenilmesi gereken bir meslektir. Biz meslekten ziyade bu işi kendimiz için yapıyoruz. Yaşamımızı fotoğraf çekerek zenginleştiriyoruz. Bu da bizi mutlu ediyor.


Basında zaman zaman çeşitli seminerlere katıldığınızı oluyor, görüyoruz. Bu etkinliklerde fotoğrafçılığı anlatmakta zorlanıyor musunuz?


İki yıldır okullarımızda ve bazı eğitim kurumlarında fotoğraf kursları ve seminerler düzenliyorum. İlk teklif Erciş Eğitimciler Derneği yöneticisi Sayın Abdulselam Elçi’den geldi, öğretmenlerimize geçen yıl kurs verdik. Diğer kurs teklifi ise Erciş Erkek YİBO Müdürü Sayın Erol Şimşek’ten geldi. Orada öğrencilerimize fotoğraf gösterisi ile seminerler verdik. Bu yıl da teklif Erciş Cumhuriyet ilköğretim Okulu müdürü Sayın Tarkan Elbir’den geldi. Fotoğraf Kulübü öğrencilerimize slâyt gösterisi çerçevesinde bir seminer verdim. Öğrencilerin karşısına çıkmak çok zor gerçekten, hepsi de harikaydılar. Birçok soru sordular, çok keyifli, çok heyecanlıydı. Çocuklarımız fotoğrafla çok ilgili. Çok zekiler. Bir plan çerçevesinde bu çalışmalarıma devam etmek istiyorum. Bunun için birkaç firmanın seminerlere destek vermesini istiyorum. Maalesef bu anlayış bizde gelişmemiş, eğitime yeterince değil hiç yatırım yapamıyoruz.


Görsel sanatlarla, sosyal bilimlerle uğraşanların toplumdaki diğer bireylere göre daha duyarlı diye bilinir. Öyle misiniz gerçekten?


Kesinlikle çok duyarlılar. Onlar ellerindeki zenginliği korumak istiyorlar. Örnek verecek olursak ben bütün fotoğrafını çektiğim yerlerin ve canlıların korunmasından yanayım. Sanatçılar ve sosyal bilimciler bu konuda çok duyarlılar. Şahsen fotoğrafladığım hiçbir şeyin kaybolup gitmesini istemiyorum, bu konuda gittiğimiz yerleri fotoğrafını çekerken uyarılarımızı da yapıyoruz. Bu konudaki duyarlılığımı birçok kişi bilir. Tabi olarak bir Ali Dağer kendi başına hiçbir şey yapamaz. Ali Dağer’lerin çoğalması lazım. Örnek verirsek birçok köy geziyorum. Eski su değirmenlerini kendi haline terk edilmiş, yok olup gidiyor. Sahiplerini bularak konuşuyoruz, bunlara sahip çıkmalarını istiyoruz. Geleceğe aktarmaların istiyoruz,.buna benze bir çok örnek var.


Erciş adına sizi kaygılandıran şeyler neler?


Erciş yüz yılın yıkımını yaşadı dersek doğru olur. Erciş 80’i aşkın köyüyle çok hızla bir kültür dejenerasyonu yaşıyor desek doğrudur. İnsanları yeryüzünde farklı kılan folklorudur; yani kültürüdür, renkleridir. Bu renkler soldu, türküler, düğünler, giysiler, oyunlar, eski gelenekler bitti; çünkü bunları ciddi anlamda kayıt altına alacak bir iki insandan başka insan da çıkmadı. Bu tamamıyla antropolojik bir vakadır. Tarih bitti, herkes elinde bir kazma önüne gelen her yeri kazıyor ve yıkıyor Çelebibağı’nda 3000 yılık bir açık hava tapınağı vardı. Bu yıl gittiğimde yok edilmiş. Erciş’in şu an yeşilliği ve elinde göl kıyısına sıkışmış kuşları kaldı. Biz bunlara sahip çıkmazsak elimizde hiçbir şey kalmayacak. Bir toplum tarihi ve doğal envanterleriyle var. Geçen yıl yılkı atlar ve köse gelin adlı bir geleneği fotoğraflamıştım. Geçen gün bir belgeselci bu kültürü yeniden yaşatmak için teklif getirdi. Bundan dolayı elimizdeki tarihi, kültürel, doğal ve yabanı hayatı korumalıyız Koruyamazsak bunlardan yoksul bir halk olacağız aynı Erciş üzümüne yaptığımız gibi.

Var olan kültürel birikimimiz çok az sanatçı ile temsil ediliyor, “bugünün Türkiyesi”nde birçok sanatçımız tanınmış ve şimdiyse hiç şüphesiz siz de bu sanatçılardan birisiniz. Erciş, göl diyarı hem Emrah’a sahip çıkma anlamında, hem de daha genel olarak, yöredeki kültürün korunması ve aktarılması konusunda neler yapabilir?


Ülkemizde sanat anlayışı tamamıyla bize özgüdür, dünya standartlarının kesinlikle çok altında; kırsal kesimdeyse sanat, tamamıyla fuzuli yani abesle iştigal olarak görülür Oysa gelişmiş ülkelerin gelişmişlik çizgisine bakın sanat hep var ve öndedir; çünkü sanat yaşadığınız çağla bir paralellik arz ediyor. Bizde sanat dört çerçeveli olarak görülmek isteniyor, oysa sanat sınırları olmayan tamamıyla eşyadan soyutlamış imgeye dayalı görsel içerikli sonsuz anlamlar içeren bir öngörüdür. Bundan dolayı bizim gibi olanların sanat anlayışı hiç su yüzüne çıkmaz, tozlu raflar arasında yok olur gider.”Marifet iltifata tabiidir” sözünden yola çıkarak sanatçı kırsalda ve kentte hak ettiği yeri almalıdır.

Söylediklerinizin paralelinde “kültür-sanat evi' seçeneği işe yarar mı?


Sanat evi sözü şimdi bana çok uzak. Sanat anlayışı olmayan bir yerden sanat evinde söz etmek çok lüks bir söylem olur; çünkü 10 yıl devam eden bir sanat evi açtım, birkaç Ercişli dostumdan başka merak edip de burada bu yaptığın çalışmalar nedir? diye soran olmadı. Oysa bu sanat evi sayesinde yüzlerce yabancı insanla tanışma, dost olma fırsatı yakaladım, onlarla halen dostluğumuz devam ediyor. Erciş’te sanatçıdan söz etmek doğru olur fakat sanat evini hayata geçirmek ve sürdürmek çok zordur. Sanat evi gönül işidir. Gerçek anlamda Erciş’te çok yüksek bir sanat potansiyeli var. Bunların birçoğunu tanıyorum. Erciş’in huyundan mıdır suyundan mıdır nedir çok sanatçı yetiştiriyor, fakat bunların birçoğu anlamına varmadan yok olup gidiyor. Bunları bir araya getirecek bir kurum yok. Ressamı, heykeltıraşı, ozanı, şairi, yazarı, tiyatrocusu yanı kısaca Erciş için sanatçı yetiştiren bir fabrika desek çok yerinde olur. Kesinlikle Erciş’in bir sanat evine ihtiyacı var. Şayet böyle bir çalışma olursa maddi ve manevi olarak içinde oluruz. Bu sanat evi özerk olmalı, resmi kurum ve sivil toplum kuruluşlar ciddi bir destek vermeli. Erciş burada temsil edilmeli, şayet burada böylesi bir iş yapılacaksa Erciş’te birkaç eski bina var, buna en uygun yer eski Atatürk İlköğretim Okulu binasıdır. Erciş’i temsil edecek bu kurum herkesi içine alabilecek yetenekte ve kalitede olmalı. Geçmişi, geleceği bir arada temsil gücü olmalı. Birçok il ve ilçede bunların örnekleri var, hepsini bir arada tutmak zor, fakat bu üstesinden gelinemeyecek bir iş değil.

Her yıl Ercişli Emrah ve Selvi festivali düzenleniyor. Büyük üzüntü ki, Çelebibağı ve Erciş belediyeleri, festivali ayrı tarihlerde yapıyor. Festivalin tek elden organize edilmesi gerektiğine inanıyor musunuz?


Ne kadar ayrılırsak o kadar küçülürüz, en çabuk yutulan küçük lokmadır. Erciş’i temsilen bir festival olmalı. Bu festivalde Emrah ile Selvi herkesi temsil etmeli Emrah bu festivalde yaşamalı. Emrah’ın içinde olmadığı festivaller de gördük. Bu festival Erciş olmalı Erciş’li yaşamalı… Burada bin yılların ürünü olan Erciş anlatılmalı, Erciş konuşulmalı. Ülkemizde çok iyi festivaller kutlanıyor. Bu yıl Kars festivaline gitmiştim, çok etkilendim. Emrah’ın şahsında Erciş’in gelenekleri, doğası, tarihi ve kültürü olmalı. Festival Erciş’i, Beldelerini, Köylerini, Erciş’te yaşayan herkesi temsil etme gücünde olmalı.

Vatandaş Ali Dağer fotoğraf sanatçısı Ali Dağer’i toplumun bir bireyi olarak nasıl tanımlar?

Bu çok zor bir soru. İnsanın kendisini aynadan bakarak yorumlaması gibi çok zor. Okuyan, düşünen, düşündüklerini hayata geçiren birinin her yerde olduğu gibi burada da sevenleri var sevmeyenler var; sevenler çoğunlukta. Seyahat eden, tarihi, arkeolojiyi. doğal hayatı, kültürü seven; bunların korunmasını isteyen bir insan… Van Gölü havzasına tutkun bir insan. Ali Dağer insanlarla çok kolay arkadaş olmayı beceren, fotoğrafı ve sanatı seven bir Ercişli.

Ali Dağer sayesinde Ercişli gençlerde özel bir fotoğrafçılık tutkusu oluştu mu?


Rahatlıkla evet diyebilirim ve bundan çok mutluyum. Size doğrudan ya da dolaylı etkide bulunduğum 100 kişi sayabilirim. Bunların çoğu genç ve eğitimli kardeşlerim Bunlardan 5 kardeşim şu an ulusal basında çok iyi yerdeler. Bunun gibi çok örnekler var...


Yeni fotoğrafçılığa başlayacak birine ne yapmayı, nasıl başlamayı önerirsiniz?

Yeni fotoğrafa başlayanlara iki önerim olacak: Birincisi bu işi meslek edinmek istiyorlarsa okulunu okusunlar. Sadece bizim gibi amatör olarak devam etmek istiyorlarsa bir uzmandan destek alsınlar. İnternette ve bu konuyla alakalı destek alacakları yerler çok. Çünkü fotoğraf kendi içinde birçok bölüme ayrılıyor; çok geniş bir konu fotoğrafçılık. Belgesel, makro, portre, manzara, bitki, hayvan çok detaylı ve geniş konular… Bunların üzerinde uzmanlaşmaya çalışsınlar. Ne çekeceklerse bununla alakalı fotoğraf makinesiyle ekipmanlarını alarak kendilerini donatsınlar. İlk başlangıçta çok malzeme almasınlar fotoğraf çektikçe ortaya çıkan ihtiyaçlarını göz önüne alarak kendilerini donatsınlar.

Aynı zamanda Anadolu Ajansı’nın Erciş temsilcisisiniz? Yerel habercilik ile ulusal habercilik arasına nasıl bir fark var? Sanatçı gözüyle bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Yerel haber ulusal habere göre daha dar kapsamlı bir uğraş. Ulusal haberde dikkat etmeniz gereken birçok nokta var. Haberin doğruluğundan emin olmanız gerekir. Sonuçta çok geniş bir kitle haberi kullanacak. O yüzden haberin detaylarını iyi analiz etmek gerek.


Çalışmalarınızı ulusal boyuta taşıyabiliyor musunuz? Çalıştığınız, diyalogda bulunduğunuz ulusal düzeyde internet sitesi, kurum ya da bireyler var mı?


Çalışmalarımı ulusal boyuta internet aracılığıyla taşıyabiliyorum. Bunu iki şekilde yapabiliyorum: Birincisi Anadolu Ajansı aracılığıyla fotoğralarımız birçok gazete ve internet sitesinde yer almakta. Bunun yanında fotoğrafçılarla birlikte çalışmalarımızı değerlendirdiğimiz siteler de mevcut. Erciş ile alakalı çalışmalarım da Erciş Net tarafından yayınlanmakta.


Bir de Tema Vakfı’yla ilgili bir çalışmanız vardı yanılmıyorsam? Aynı zamanda kitap kapaklarında da kimi zaman fotoğraflarınıza rastlıyoruz?


Evet, Bu yıl 7 kitap kapağını benim fotoğraflarım süsledi. 6 fotoğrafım da Tema Vakfınca 10 Ocak’ta gazeteciler günü dolayısıyla sergilenecek.


Selüloid filmler dönemi kapandı mı? Digital fotoğrafçılık alıp başını gitti mi yani?


Dijital devrim desek daha doğru olur. Fotoğrafçılık konusunda devrim yaşandı. Dijital çok büyük katkı sağladı fotoğrafa, bu katkı halen devam ediyor. En büyük keşfin beyazlık ayarı olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki gelişmelerin daha da güzel olacağına inanıyorum.


Peki, Dia çekmek artık gereksiz mi oldu? Baskı gerektiren işlerde ne yapılıyor?


Filmli fotoğraf çok profesyoneller arasında halen devam ediyor. Eskisi gibi olmasa da nostalji geleneğini devam ettirenler var.


Biraz da Erciş Net’ten konuşsak, siz dâhil birçok kişi çalışmalarını siteyle paylaşıyor. Sitenin Erciş halkına katkılarını nasıl yorumlayabilirsiniz?


Erciş net kesinlikle benim hayatımda bir dönüm noktası, benim için bir pencere oldu.Erciş halkının katkıları maalesef yetersiz. Düzeyli ve seviyeli çok fazla çalışma var sitede, fakat zaman zaman gereksiz konularda çok fazla tartışma oluyor. Sanırım site yönetiminin daha dikkatli olması gerekir. Bir yandan da kendimizle yüzleşmemizi de sağlıyor bu tartışmalar. Her şeye rağmen üslubun korunması taraftarıyım. Buradan Erciş Net’in kurucularına, emeği geçenlere ve özellikle Sayın İlhami Mısırlıoğlu hocama minnet ve saygılarımı sunarım. .


Ercis. Net’in sizin üzerinizde motive edici özelliği oldu mu?

Erciş net bana çok fikir verdi. Burada yola çıkarak çalışmalarımızı çeşitlendirme ve tanıtma şansı bulduk. Bu yönüyle insanın çalışmalarını gösterme olanağı bulması motive açısından olumlu.


Kendi siteniz de var bildiğim kadarıyla?


http://www.vangoluhavzasi.com adresli bir sitem var. Burada sadece Van Gölü havzasını ilgilendiren çalışmalar var. Site şu an biraz yavaş, zamanla gelişeceğine inanıyorum...


Son olarak Ercişli gençlere tavsiyeleriniz neler?


Ercişli kardeşlerime birkaç tavsiyem olacak: Öncelikle çok okumalarını, çok araştırmalarını, kendilerini bilgiyle donatmalarını tavsiye ediyorum Bilgi insana özgüven kazandırır. Yaptıkları işler dışında hobi edinmeleri önemli; kitap okusunlar, imkânı olanlar seyahat etsin. Bu dünya hepimize yetecek kadar büyük... Hiç bir şey zor değil, yeter ki başarıya inansınlar. Bugün çalışmalarım birçok belgeselciye, yazara, ressama ilham kayağı olmuşsa, burada, Erciş’te yaşadığım konuştuğum dost edindiğim birçok insanın emeği var. Son birkaç sözü de fotoğraf için söylemek istiyorum Fotoğraf benim için vazgeçilmez bir yaşam tarzı; insanı, kendisini ifade edebileceği bir sanat dalı. Enerjisi olan insanla bire bir kontak kuran, onu kaybeden yaşama sevincini, ıstırabı, başarıyı tek karede anlatacağınız bir sanat.


Sevgili Ali Dağer, bizleri kırmayıp zaman ayırdığın için Erciş Net adına sonsuz teşekkürler. Umuyorum buradaki söyledikleriniz gerekli hafızalara mesaj olarak gitmiştir..


Sevgili İsmet, bana bu fırsatı verdiğiniz için sana ve Erciş Net ailesine minnettarım.

e-mail: alidager@hotmail.com ve web: http://www.vangoluhavzasi.com adreslerinden Ali Dağer'e ulaşabilirsiniz..


Not: Katkılarından ötürü İlhami Mısırlıoğlu ve Cihat Albayarak'a sonsuz teşekkürler.


İsmetTunç


21/12/2008, Erciş