Genel Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ağustos 5

Şairler ve şiir yazanlar

Bu yazı kendi iklimimizde yeşerenlere tarafımca getirilmiş bir eleştiridir!

Yazı uzun gözükebilir ama okunması elzemdir. Kendi gök iklimimizde her şeyin güllük gülistanlık olduğunu düşünür dururuz. Ama bazen çuvaldızı başkalarına iğneyi de kendimize batırmamız gereken anlar vardır ya, işte bu yazı küçük bir iğnedir. Bakalım kimlerin canı yanacak!

Özdemir İnce “Şiir ve Gerçeklik” adlı “eleştirel denemeler” yapıtında şair olmakla ilgili iki soru sorarak kitaba giriş yapar: “Şairi şiir yazmaya çağıran ‘şey’ nedir, kimdir?” ve “Şairler analarından ‘şair’ mi doğarlar?” Ya da ömrünce şiir okumamış, “doğal dilin şiire dönüşümünü bir okur ya da dinleyici olarak yaşamamış bir insanın şiir yazması mümkün müdür?” diye soruyu çevirerek de soruyor İnce. Her şeyden önce su götürmez bir haklılığa sahip bir soru bu. İnsanı en can alıcı noktasından vuran, nefessiz bırakan, afallatan bir soru…

Lise çağına henüz gelmiş her genç erkeğin ya da kızın ergenlik duygularının yol verdiği bir boşalmadan söz etmek yersiz olmaz. Kaldı ki bu duygu boşalması en çok da kâğıt kalemde kendini ele verir. İyi bir okur olan öğrenci ya da bu çağdaki çoğu genç kariyer yapmış iyi şairleri ya da yazarları okumaya çalışır, oları taklit ederler. Hele de taklit ettikleri şair ve yazarlar yaşadığı döneme damgasını vurmuşlarsa bu farkındalık onlar için bulunmaz bir servettir. Zamanla kendilerindeki özgüven uyanışa geçtiği taktirde küçük kıpırdanmalar baş gösterir ve ellerine kağıt kalemi alıp karalamaya başlarlar. Bu uğraşları kendilerini yenileme olanağı verir onlara; yetinmezler savruk cümlelerle, anlamsız söz dizimlerini kesip atarlar her defasında; şair olmaksa şayet gayeleri, damıtırlar en iyisinden kalemlerini kâğıtlar üzerine…

Bir de bu çabaya girmeden şiir yazanlar vardır. Şiirin namuslu geçmişine darbe indirir gibi, salıverilir ağızdan dökülen gelişi güzel sözcükler; dans etmeye başlarlar kâğıt üzerinde, uydurulup birbirine, “şiir oluverirler”; yazarı da “şair oluverir hemencecik…” Şiir “estetik, anlamsal, tarihsel, sessel, organik, toplumsal bir örgütlenmedir” der Özdemir İnce. Ne var ki bütün bunlardan bihaberdir şairlik iddiasında olanlar, kendi çerçevelerinden dışarı çıkamadıkları için bu tür eleştirileri de hak etmektedirler.

Şiir bir insanın söyleyebileceği çoğu şeyini başkalarının en can alıcı noktasından vurma işlemidir. Bu başkası ya bir sevgilidir, ya bir dost, ya memleket, ya anne-baba, ya da karşıt fikirli her türlü olay ve olgu… Şiiri şiir yapan da bu kuvvetidir. Bu kuvvet şiirin cini olan ilhamıdır.


“Kitap-lık” aylık edebiyat dergisinin Şubat 2005 sayısında ilham perisi hakkında şunlar yazılı: “şiirin cini ilhamdır. Yaratıcılığı harekete geçirdiği düşünülen ilham ve perisindeki “peri”, cinlerin pek güzel ve alımlı olarak tasarlanan dişisidir. Türkçe’de, “içe doğma” sözcükleriyle karşılanan ilham; edebiyatta, yazar ya da şairin eserini oluştururken etkisi altında kaldığı şey veya onu eser vermeye iten coşku olarak tanımlanır. Bu tanımda; eserin, özelde şiirin teknik bir iş, zanaatkârlık olduğu kabulü de vardır. Dolayısıyla ne müteşairin savunma gerecine dönüşen ilham, sihirli bir değnek; ne de ilham perisi, eğlenecek birilerini arayan hovarda bir güzeldir. Nasıl ki bir insan hiçbir deneyime, bilgi ve birikime sahip değilken kuyumculuğa başlayamazsa, herhangi bir birine de durup dururken ilham da ilham perisi de gelmez. İlham; bilene, çalışana yaptığı iş üzerinde düşünene, varlıkla bir derdi olana gelir. Din ve sanat tarihlerine bakıldığında bunun hep de böyle olduğu görülür.”


Mehmet Can Doğan, Kitap-lık dergisindeki ‘Şiir Cini’ adlı bu yazısında “ne müteşairin savunma gerecine dönüşen ilham, sihirli bir değnek, ne de ilham perisi eğlenecek birilerini arayan hovarda bir güzeldir” ifadeleriyle söylenecek her şeyi bir güzel özetlemiştir.


Yine Özdemir İnce’ye dönersek, İnce bir şiiri “bütün zorunlu nitelikleri bağlamında” dört düzleme oturtup inceleme yapmak gerektiğinde oldukça haklıdır. Bunlar özetle:


1- Şiirin içinde yer aldığı kitap: Şiirin kitabın bütünselliğine yaptığı katkı nedir, ne orandadır? Homojen midir?


2- Ozanın yapıtlarının tümü. Yapıtın tümünün yeri bilinçli mi, yoksa rastlantısal mı? Bütün yaptığı katkı ne?


3- Ulusal şiir düzlemi: Ulusal nitelikteki yeri ne? Öteki şairlerle ve onların yapıtlarıyla ilişkisi nedir? Onlar

karşısında sahip olduğu estetik değerlerin nitelikleri? …


4- Evrensel şiir düzlemi: “Yukarıdaki soruları evrensel şiir düzlemine de taşımak zorundayız” diyor Özdemir İnce. Çünkü dünya şairleriyle karşılaştırma yapılmalıdır ki şiirin değeri ortaya çıkabilsin.


Özdemir İnce bu sıralamadan sonra, ele alınan şiirin şu yedi soruya da olumlu yanıt vermesi gerektiğini Donald A. Stauffer alıntısıyla şöyle sıralamakta:


1- Gerçek midir?

2- Yoğun mudur?

3- Anlam yüklü müdür?

4- Somut mudur?

5- Karmaşık mıdır?

6- Ritimli midir?

7- Biçimsel midir? (Biçimsellik ile biçimciliği birbirine karıştırmamak gerekir.)


Gerçek şiir emekçileriyle şiir yazanları nasıl ayırt etmek gerekir?
Öncelikle karşınızda iyi bir okur kitlesi varsa ve bu okur kitlesi sizin dışınızdaki eserlerini de okuyorsa mutlaka yukarıdaki değerlendirme ölçütlerinden biriyle kıyaslayacaktır yazdıklarınızı. O zaman dönüp kendi kendine (tabii bir algı bütünlüğü oluşursa okurda) “ne diyor bu yahu” dediği an şairle şiir yazanı birbirinden ayırmıştır demektir.


Zaman zaman şiir yazdığıyla övünen çokça insanla karşılaşırız. Kimileri bunu övünç kaynağı olarak dile getirirken kimi de -belki de bir ölçüde birikim eksikliğini anımsayarak- ‘sadece hobi olarak’ şiir yazdığını söyler. Arka planda boş bir zihin algısına sahip olup şairlik iddiasında bulunanlar eminim ki ne Pablo Neruda’dan, ne Platon’dan, ne Victor Hugo’dan, ne Aragon’dan, ne Nazım’dan ne de diğerlerinden haberdardırlar.


İsmet Tunç

İsmet.tunc@mynet.com.

Pazartesi, Temmuz 6

Dünya vatandaşı olmak

Dünya vatandaşı olmak

Theodore Zeldin'in harika eseri “İnsanlığın Mahrem Tarihi”'nde, yazarın konuşturduğu bir karakter olan muhasebeci Patricia kendini şu harika cümleyle tanımlar: “Ben dünya vatandaşıyım.”

Her insanın böyle düşünmesi durumunda etnik merkezcilikten kurtuluşun bir ölçüde sağlanması mümkündür. Kendini ve kültürünü merkeze koymanın, başkalarını da o merkezden itmenin olası sonuçları, "benim kültürüm güzel, seninki değil" mantığını doğuracağı için, muhtemelen bu söylem tüm dünya halklarını bu etnik merkezci hastalıktan kurtarması için bir ölçüde işe yarayabilir.

Fransız Devrimi’nden sonra kendi sınırlarına çekilen ve milliyetçilik duygusuyla sınırlarını oluşturan dünya devletleri, imparatorlukların yıkılmasıyla kendilerini duyguya bağımlı bir koruma güdüsüne emanet ettiler/ettirdiler. En azından aklın bir süreliğine bu durumda işlevsiz kaldığını söylemek mümkün. Çünkü kendi ulusunun kaderini tayin etmenin yolu, gözü kara, her türlü ilkel savaş aletleriyle cepheye koşmaktan geçmekteydi. Peki, kötü mü oldu?

İki türlü bir cevapla bu soruya ya da değerlendirmeye yaklaşımda bulunmak mümkün. Birincisi, insanlar milliyetçilik duygusunun rüzgârıyla, dalgalandırma ümidiyle bayraktarları (ve tabii ki diğer manevi değerleri) peşinden koşturarak bu uğurda can vermişlerdir. Dinsel-büyüsel argümanların bu durumlarda fazlaca kullanıldığı, etkilerinin günümüz de dahi sürdüğü o atmosferde kazanılan zaferler bu devletlerin şanlı tarihi olarak anlatıldığı ve anlatılmaya da devam edileceği ortadadır. İkinci bir yaklaşım ise (olumsuz olanı), bu zor ya da imkânsız durumlarda kazanılan zaferlerin aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hala aynı duygu yoğunluğuyla yaşanılıyor/yaşatılıyor olması. Bunun en açık göstergesi, bir yandan laiklik eksenli çağdaşlaşma ve bilimsel olgulara yaklaşma, diğer yandan da geçmişin manevi dinsel-büyüsel o atmosferini her defasında birilerine hatırlatma gereğinin her daim dillendirilmesidir.

Bugün için yüzyıl önce bir savaşın hangi durumlarda kazanıldığının pek bir önemi yoktur. Önemsizlik, tarihi yok saymak olarak anlaşılmamalı! Aksine tarihinden ders çıkaranlar geleceklerini inşa edebilmekteler. Oysaki yaşanan durum bunun pek de öyle olmadığını göstermektedir. O günkü savaş psikolojisiyle yaşayan yığınlar olası her türlü yeniliği ya da başkalarından gelen eylemi her daim yıkıcılık ve kötü olarak algılama yetisine sahiptirler. Anlaşılamazlık bu noktada ortaya çıkmakta ve kişiler, bu olumsuzluğun nedenlerini –ne gariptir ki- geçmişin değerlerini koruma güdüsüyle açıklamaktalar.

Bir şekilde, kazanılan geçmiş zaferlerin, o olusun kaderini tayin ettiği gerçeğini saklı tutarak (buna bir ölçüde saygı da duyarak) her türlü koruma ediminin bu o günkü psikolojiyle açıklanıyor olması, bu değerlerin tabular üzerinden korunmaya çalışıldığın da işaretini vermektedir. Kişiler zorluklar üzerinden kazanılan değerler ya da hakların, bir başkalarının kullanımına ya da paylaşımına açılmaması gerektiğini, bunun yapılması durumunda ise kendilerini tarih tarafından cezalandırılacaklarını düşünmektedirler. Bu psikoloji, Fransız Devrimi’nden sonra çizilen sınırların bugün korkuyla korunduğunun da kanıtıdır.

Zeldin’in karakteri bu sınırlardan çıkışın dünya vatandaşlığıyla mümkün olabileceğini bize göstermektedir. Evet! Dünya vatandaşlığı bugün için geçerli en güvenli yollardan biridir. Küreselleşmenin yıkıcı etkisini göz ardı etmeden kültürel bazda çeşitliliği koruyup kültürel entegrasyonun bu bilinçle sağlanması olasıdır. O zaman “ben” yerine “biz”in kullanımı kolaylaşacak, aslında bekçiliğini yaptığımız değerlerin korku olmadan daha iyi korunabildiğini göreceğiz.

Kültürün özel olanın içinde “biricik” ve “tek” olanını bu şekilde daha iyi muhafaza etmek mümkün. Kendini cemaatine, sınırlarına, ulusuna hapsetmiş kişiler ne yazı ki dünyanın sadece kendi etraflarında döndüğünü düşünmekteler. Düşüncenin kıt olması hep bu yanılgıdan ve korkudan kaynaklanmaktadır. İnsanın dünya kültürleriyle ilgileniyor olması, sadece kendi kültürüyle ilgileniyor olmasından çok daha önemli ve değerlidir. Bu nedenle yerelliliğin tadını evrenselliğin tadıyla buluşturmalı ve kültür armonisinden yeterince tadı alarak yaşamalıyız.

İsmet Tunç

ismet.tunc@mynet.com

Cuma, Temmuz 3

Sosyoloji

En genel anlamıyla sosyolojinin hizmeti toplumu oluşturan grupları, toplumsal sınıfları, ekonomik sistemleri, siyasal-sosyal-dinsel-kültürel yapıya ilişkin derin ve çözümleyici analizleri içeren karmaşık olduğu kadar kendi karmaşıklığı içinde bir düzen ayırışıma esasına göre işleyen bir disiplindir.

Sosyolojinin içerdiği bilgi geniş ve farklılaşmış fenomenler alanının bir bölümünü kapsar. Bunlar: dinsel kurum ve davranışlar, yerel ve siyasal birlikler,
etnik ve ulusal topluluklar vb. gibi topluluklar içerisinde bireyin davranışları gibi, bireyler arasındaki davranış örüntülerini, kurumları ve toplulukların işleyiş yapılarını kapsamlı olarak analiz eder. Statüleri üzerine açıklamalar yapar, böylece toplumsal dinamikler açıklanmış olur.

Sosyoloji yeni bir daldır.
Sanayi devrimi kendisiyle birlikte sosyolojiyi de yarattı. Daha önceki yaşamlar irdelenmeye değer bulunmazdı çünkü tanrısal güçler toplumun üzerindeydi ve bunu düşünmek insanın haddine değildi. Sonra sanayileşme ortaya çıktı. İnsan, -Montaigne’in deyimiyle- kendini tanrısal güçlerin etkisinden kurtardı, kendine baktı. Yani insan kendini keşfetti (antropoloji bu gerekçeyle doğmuştur). Sanayileşme karmaşık kentler yarattı, yoksullaşan köylü topraklarını satıp şehirlere yerleşti, ucuz işgücü ve adaletsiz bir sistem yaratıldı. Burada devreye sosyoloji girdi. İlkin göç olgusunun yarattığı kentleşme ve işsizlik irdelendi. Göçler sanayi merkezlerinin etrafında toplanmış, ucuz iş gücü sanayi sahiplerinin eline iyi bir koz vermişti. Artık modern şehirler oluşturulurken modern köleler de çalıştırılmak için kendi istekleriyle fabrikalardan içeri girmişlerdi. Hatta göçleri engellemek için 20 yılı aşan çıraklık yasaları koydular. Böylece ustalığa terfi de engellenmiş oluyordu. Bu adaletsizlikler ve anlatılacak yığınla uygunsuzluklar karşısında sendikalaşma hakları denilen yüzyılın hareketi doğdu, grev hakkı ortaya atıldı, birçok kişi canından oldu, uzun mücadeleler sonucunda işçiler insanca yaşam haklarını elde etmenin haklı gururunu yaşamaya başladılar. Bütün bu safhalar teker teker araştırıldı, birçok düşünür, bilim insanı, filozof bu konularda devlete ve insanlara yol gösterdi, akıl verdi. Bütün bunlar toplanınca adına toplumu çözümleme disiplini denilecek sosyoloji meydana geliyordu.

Sosyal gerçeklikler çok önceleri filozoflarca ele alınmıştı. Platon düzensizliğe karşı tepki vermek gerektiği söylemişti. Cumhuriyet adlı eserinde gerçek bir sosyal sistem sunmuştur. Mesela, Aristo sosyal gözleme önem veren biridir. Ona göre toplumlar “yaşayan varlıklardır.” Saint Augustinus tanrı eksenli açıklamalar yapmış, Tanrı Sitesi adlı eserinde çağdaş hukuk ve sosyolojinin temellerini atmıştır. Sonra sosyolojinin kurucusu sayılan İbn-i Haldun, Mukaddime adlı ünlü eseri hadari toplum ve bedevi toplum ayırımında bulunur. Tıpkı ardıllarının da bu sınıflamaya başvurmaları gibi: Tönnies, Marks, spencer, Giddings, Comte, Durkheim vd.

Sosyoloji, toplum karmaşıklaştıkça farklı dallar ayrıldı. Çözüm için gereken verileri toplamakla görevli sosyologlar durmadan kuramlar geliştirdiler.
Yapısalcılar, evrimciler, difüzyonistler, tarihçiler, deterministler, biyoloji okulu mensupları ve daha birçok farklı görüşteki bilimciler durmadan sistemden söz etmeye başladılar. Ayrıştıkları birçok nokta olmasına karşın bugün bir olgu olarak karşımıza sosyolojiyi çıkardılar. Toplumun dinamiklerinden habersiz yaşayan vatandaş, sistemin elemanı olduğunu sosyoloji sayesinde fark etti.

Giderek değişen dünyada bazı önermeler iflas etti. Bazıları çökme tehlikesi geçirdi. Bazıları özlemli öğeler olarak ayakta kalmaya devam ediyorlar. Sosyoloji batının ortaya çıkardığı bunalımlara çare olmak için ortaya atılmış bir projedir. Bir anlamda sosyalizm kapitalizmi sosyoloji ile vurmayı bir ölçüde başarmıştır.

Sosyoloji genel bir bakış açısıyla topluma eğilirken, yani
tümdengelim kuramına göre hareket ederken, Antropoloji daha dar alanda, katılarak gözlemle toplumu, onun biricik ürünü olan kültürü inceler. Antropoloji de topluma tümevarım yöntemiyle bakar.

İsmet Tunç

Perşembe, Temmuz 2

Erciş, Ruhsuz Kentler ve İnsanlar Üzerine...

Okuduğum birçok yazar biyografisinde sohbetlerin o yazarın ya da devrin insanının hayatında çok önemli olduğunu gördüm. Her yazar ya da devrin yazıyla, düşünceyle uğraşmış bilim insanları, filozofları, memurları, belli duyarlılıktaki kişileri periyodik olarak bir araya gelir ve fikir alış verişlerinde bulunurlarmış. Tabii o dönemlerde şatolar, saraylar, konaklar ve otantik süslemelerle bezenmiş hanlar vardı. Öyle bir yerde yapılacak bir dost sohbetinin günümüz pastane ya da kafesinde yapılacak sohbetle aynı tadı vermesi beklenemez.

2003–2007 yılları arasında bulunduğum Sivas’ta bu gibi tarihi ortamlarda yeterince bulunma şansım oldu. Bilen bilir; Sivas otantizmin adeta büyülü bir kalesi gibidir. İstisnasız birçok öğrenci oradaki kasvetli toplumsal yaşam ve soğuktan olsa gerek, bir önce okuldan kaçmayı ya da okulu bitirip soluğu evde almayı düşünmüştür. Ben de ise, bu anlayışın tersine Sivas’a karşı derin bir bağlılık hissi oluştu. Tarihi bir handa ya da medresede sohbetinden zevk aldığınız arkadaş ya da hocalarınızdan bazılarıyla geçirdiğiniz vakitler, ettiğiniz sohbetler, sizde insanlara ve hayata karşı daha iletişim yolunun açılmasını sağlıyor.

Sohbetin tarzı ile insanın hayata bakış arasında ciddi bağlar olduğuna inananlardanım. Eğer ki, hayat felsefeniz günlük rutin işler üzerine kurulmuş ve sınırlı bir mekânda yine sınırlı olay ve olgulardan oluşuyorsa sizin için hayatın can alıcı noktalarının olduğunu söylemek biraz güç. Paylaşım derin düşüncelerin belli kanallardan dost ortamındaki beyinlere ulaşıp geri dönüşte sizde kimi kazanımlar olarak kalmasıdır.

Erciş böyle bir ortam için çok yavan bir yer; düşüncenin bireysel bazda kaldığı ve kuramsal olarak pek bir dayanağının olmadığı, bölük- pörçük bir görüntü sunmakta. Sudan çıkmış bir balık gibi iki yıldır oradan oraya kendi evinin yoluna giden ve her defasında bu eylemi koşar adımla yapan bir birey olarak, son birkaç haftadır ve geçen yıldan da ayda bir de olsa gerçekleştirdim dost sohbetlerinden biraz olsun bahsetmek istiyorum.

Fırsat buldukça Selahattin Koşar hocamla bir kahvehane bulup uzun uzun sohbet etmeye çalışırız. Bu, uzun zamandır fırsat buldukça gerçekleştirdiğimiz bir eylem. Tabii, geçmişten söz açılınca araya katılan en güzel sohbet demeti de anılar oluyor. Beni en çok sevindiren ise Selahattin Koşar’ın, bu konuda iyi bir hafızaya sahip olması. Selahattin hocanın uğraş alanı Erciş araştırmaları olduğu için sosyal çevresi oldukça geniş. Geçmişteki birçok ayrıntıya şahitlik etmiş biri. Bunları kendine has üslubuyla anlatışı yüzlerde tatlı tebessümler bırakıyor. Detayları o kadar çekici ve manalı anlatıyor ki can kulağıyla olayı dinlemekten kendinizi alamıyorsunuz.

Son dönem sohbetleri Sona’nın yazarı sevgili Eyyüp Altun ile yapıyoruz. Hakkını teslim etmek gerekir ki, Eyüp Bey, kendisini son derece iyi yetiştirmiş, geliştirmiş bir beyefendi. Canlı, samimi ve dostane bir tavrı var. İlgi alanı genelde tarih; özellikle de Osmanlı’nın son dönem politikası, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ermeni, Kürt sorunu, yakın politik ve siyasal olaylar, dünya siyaseti ve tarihi… İlgilendiği konular bu şeklinde devam edip gidiyor. Eyyüp Altun’un zamanında çokça okuyup masada dirsek çürüttüğü üslubundan hemen belli oluyor. Fırsat buldukça kaynak kitap ödünç alıp- veriyor ve bilgi dağarcığımızdan istifade etmeye çalışıyoruz. Bir birimizden ayrılırken içtiğimiz çayların tadı uzun zaman damağımızda kalıyor.

Eyyüp beyle sohbetlerimizin birinde güzel bir tesadüf yaşadık. İlçemizin felsefe okuyan ve yüksek lisansını bitirmek üzere olan bir genciyle, Harun Çağan ile tanışma fırsatımız oldu. Eyyüp Bey’in aracılığında güzel bir dostla sohbet imkânı yakalamak güzeldi. Yazılarından tanıdığımız Harun beyle karşılıklı oturup sohbet ettik. Düşündüm de, her biri bir kenarda tek başına parıldamaya çalışan onca değerli taşımız var ama bir araya gelemedikleri için ışıkları ancak küçük bir alanı aydınlatıyor. Oysa bu değerlerin bir araya gelmesi durumunda koca bir ışık topu oluşacak ve nice karanlık alanlar aydınlıkla buluşacaktı. Bu parlayan taşlarla bir kıvılcım çakmamız durumunda ne harikalar yaratırdık kim bilir!

Son dönemin en güzel olayı da, yine kalabalık bir sohbet içinde aniden kendimizi buluvermemizdi. Eyyüp Bey’in bir telefonuyla gittiğim Ali Dağer’in iş yerinden, Selahattin Koşar ve okul müdürü Tarkan bey ile yine başka bir öğretmen olan Muzaffer Bey ile sohbet imkânımız oldu. Hayırlı bir olayın küçük bir kutlamasına denk gelmemiz güzel bir tesadüftü. Konuklardan bazılarının işlerinden dolayı masadan erken kalkması sohbetimizi aksatmadı. Erciş’te yazar olmak, yazarların gördüğü ilgi, kültür, sanat ve edebiyattaki eksikliklerimiz, neler yapmamız gerektiği gibi konularda güzel bir sohbetin ardından herkes evinin yolunu tuttu.

Kentlerin gelişmişlik ölçütleri bilime, sanata, edebiyata verdikleri değerle ölçülür. Caddelerinde en lüks otolar fink atsın, mağazaları en can canlı vitrinlerle bezensin, alım gücü çok yüksel bir toplum yaratılsın; eğer ki bilim, sanat, edebiyat, felsefe gibi sosyal konularda entelektüel bir hava yoksa o kent ölü bir kenttir ve ruhunu kaybetmiştir. İnsan konuşmak istiyor. Okuduklarını, düşündüklerini aktarmak, nerde hatalı olduğunu, eksik olduğunu karşı tarafın yardımıyla görmek istiyor. Bizlerin yarattığı sterotipler şaşmaz nitelikler göstermekte. “Oğlum memur olsun yeter” mantığındaki aileler sadece çocuğun kazandığı maaşı düşünmekte. Oysaki ruhu aç olan bir insanın maaşının onu ne derece doyuracağını derin derin düşünmemiz gerekiyor. Ne yazık ki insanlar bunun farkında değiller. Bu yazının yazıldığı tarihten sadece bir gün önce “bizler okumayalı çok oldu” diyen, daha otuzuna bile gelememiş bir öğretmen arkadaşımdan duyduğum bu sözler durumun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha hatırlattı bana.

Ne var ki farkındalık birinci derecede toplumun işi olmayabilir. Fakat toplumu yönetme iddiasında olan erk bu olumsuz durumdan kendini soyutlayabilir mi? Şehri yönetmek kanalizasyon ya da ışıklandırma sorunlarının giderilmesinden ibaret olmamalı. Bunlar giderilmesi gereken maddi sorunlar hiç kuşkusuz. Ancak bir yerleşim yerinin sorunları bunlardan ibaret değildir. Kültürel doku ve onu çeşitli ürünlerle ayakta tutmaya çalışan yazar, fotoğrafçı, ressam, şair gibi unsurların uygarlığın en temel öğeleri olduğunu unutmamak gerekir. Onlara verilecek destek o şehrin uygarlık seviyesinin göstergesi olacaktır. Avrupa’yı uygarlık yapan onların yazarları, şairleri ressamları ve sanatçılarıdır. Geçmişine dönüp baktığında Avrupa bunlarla haklı olarak övünmektedir. Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy ve benzerleri olmasaydı Rus toplumu ne derece mutlu olurdu?

Sanatçılar, yazarlar, şairler bir şehrin ruhudur. Ruhsuz beden bir işe yaramayacağı gibi ruhsuz bir şehir de hiçbir işe yaramayacaktır. Edmondo de Amicis 1874 yılında İstanbul için, “günde yüz bin kişinin geçtiği köprüden on yılda bile bir fikir geçmiyor” diyordu. Aradan yüz otuz beş yıl geçti. Hala yığınlar geçiyor bir yerlerden, hala fikirler arka planda ya da arka plan boş...

İsmet Tunç


GELENEKSEL KESİMDE KADININ EKONOMİDEKİ ROLÜ VE TOPLUMSAL STATÜSÜ

Geleneksel diye tabir ettiğimiz kesim; kırsal yaşam biçimine sahip ve genelde tarım ve hayvancılıkla geçinen halkı ifade etmektedir. Geleneksel kesim ailesinin genellikle aynı bakış açısıyla değerlendirilmesinin temel nedeni; hayat standartlarının altında yaşam savaşı vermeleridir. Bu durumda gerek erkek gerekse kadın ekonomik anlamda kaygı duyarlar. Bu kaygıyı gidermek ataerkil toplumlarda erkeğin işidir. Bunu yanında kadın da ekonomide belirleyici bir faktör olarak ev ekonomisine katılır ya da kimi yerlerde buna zorlanır.

Özellikle ekonomik anlamda kadının etkinliği dünyanın hemen her yerinde benzerlik gösterirken, toplumdaki sosyal statüsü önemli derecede farklılık gösterir. Bunun temel birkaç nedeni; o toplumun politik, sosyo-kültürel, dinsel, ekonomik, eğitim gibi yaşamı düzenleyen faktörlerinin farklılığıdır. Özellikle o toplumun dinsel yapısı kadının toplumdaki yerine önemli derecede etki eder, çünkü dinsel kurallar kadın erkek arasındaki çizgiyi kesin olmasa da önemli derecede belirtmiş, kadın-erkek ilişkisinin temel alındığı eşitlikçi aile yapısının ortaya çıkmasına engel olarak, erkek otoritesinin kesin olarak ortaya çıkmasına ve o topluma yerleşmesine neden olmuştur. Başat faktörün erkek olduğu bir toplumda kadın her zaman erkeğin gölgesinde yaşamaya mecbur kalmıştır, bunda kadının ekonomik olarak erkeğe bağlı olması en önemli etkendi

Dinsel ve diğer belirleyici faktörler kadar, yaşanılan coğrafyanın da kadının toplumdaki yeri ve rolü üzerinde etkisi vardır. Yerleşimin kırsalda olduğu bölgelerde gerek hava şartları gerekse yiyecek elde etmekteki zorluklar erkeğin daha sert bir kişilik kazanmasına neden olur. Bu da erkeğin ev yönetiminde daha otoriter olmasına yol açarken, kadını daha fazla baskı altında tutar ve bir anlamda kadını pasifleşmesine neden olur. Erkek çocuğu, yetişkinliğe gelinceye kadar ki süreçte ev ekonomisine özellikle tarım alanlarında, hayvanların beslenmesi ve bakımında aktif rol oynar. Kış aylarının çetin geçtiği bölgelerde özellikle hayvanların bakımı ve besin temin etme oldukça güç şartlarda yapılır. Erkeğin küçük yaştan itibaren bu ve benzeri temel görevler üstlenmesi, onun yetişkinlik sürecinde gittikçe daha sert bir kişilik kazanmasına neden olur. Ev yönetiminde daha otoriter, daha bir şiddet unsurları içeren hal ve hareketler sergiler. Daha kavgacı bir kişiliğe bürünür, çünkü mevcut şartlar bunu gerektirdiği için ve eğitimin tam anlamıyla uygulanmamasından kaynaklanan kişilik gelişimindeki bozukluk ve aksaklıklar, özellikle zor şartlarda yaşayan bu yörelerde erkeklerin kadınlara hiçte insancıl olmayan bir şekilde davranmalarına neden olur. Bu yörelerde kadın genellikle mutlak erkek egemenliği altında yaşar. Bu durum yaşlılık dönemine doğru değişim gösterir, çünkü yaşlanan baba yerini genellikle olağan bir durum olmazsa en büyük oğluna bırakır. Yaşlanan kadınlar, biraz daha rahat hareket ederler ve erkeklerin yanında önemli kararları tartışmakta bir sakınca görmezler ve genelde söyledikleri sözler erkeklerinkiyle bir tutulur.

Çok kadınla evliliğin olduğu toplumlarda evin birinci hanımı genelde toplumsal olarak herkesçe kabul edilen erkeklere özgü özelliklere sahiptir. Erkekler meclisinde oturur, onlarla tartışmaktan çekinmez hatta geleneksel kesimde çok yadırganan bir durum olan kadının sigara içmesi durumu onun için geçerli değildir. Bu durum çoğu ailede evin en yaşlı kadını için de geçerlidir.

Kadın, geleneksel kesimde her ne kadar ikinci planda görülse de gerçekte evin ekonomik olarak yönetilmesi tamamen olmasa da kısmen onun elindedir. Evin ihtiyaçları kadın tarafından belirlenir, erzaklar dönemlik olarak erkek tarafından temin edilir, kimi zaman bu alımlar yılda bazen bir kez yapılır. Evin hemen her türlü ihtiyacı karşılanır ve yiyecekler tamamen kadının denetimi altındadır. Kadın savurganlığa karşı son derece dikkatlidir. Dikkat edilmeden yapılan yiyecek tüketimi planlanan süreden önce biterse ek geliri olmayan ya da herhangi bir birikimi olmayan ev halkı zor günler yaşayabilir. Erkek kadın gibi evdeki önemsiz görülen ama gerçekte büyük bir önem teşkil eden yiyecek kullanımı konusunda hassasiyet göstermez, çünkü kadın bu zamana gelinceye kadar yani evlenmeden önce bir evin ekonomik olarak asıl idare edileceğini annesinden öğrenir. Anne bilinçli olarak mutfaktaki her türlü detayı kıza küçük yaştan itibaren öğretir. Evlenme yaşı gelen genç kız yeni evinde bu detaylara dikkat ederse kısa zamanda aile içindeki saygınlığını en üst seviyeye çıkarır çünkü geleneksel kesimde gelinin geldiği eve bolluk ve bereket getirdiğine inanılır. Savurganlık yapan gelin o ev için felaket demektir.

Temelde kadının başlıkla alınması, güzelliğiyle pek doğru orantılı değildir. Her ne kadar ki, güzellik önemli ise de temelde kızın çalışkanlığı ve gündelik işlerdeki becerikliliği temel koşul sayılır. Kızın babasının toplumsal statüsü burada çok önemlidir. Toplumda sözü dinlenen, kendisine saygı duyulan, mal-mülk sahibi bir kız babasının alacağı başlık parasıyla; orta halli birinin alacağı başlık parası aynı değildir. Yüksek miktarda başlık parası veya değerli mal karşılığı gelin gelen kız ailelerin mevcut birey sayıları potansiyelini büyük oranda değiştirecektir. Bu yöndeki münasebetler kesinlikle düğünle sınırlı kalmayıp toplumsal olarak oluşacak, iştiraki gerektirecek her durum ve ortamda birlikteliği özel durumlar dışında mecburi kılar. Bu durumlar sünnet, düğün, kavga ve benzeri tatsızlıklarda destek çıkma şeklinde sıralanabilir. Dünür olan aileler çevreye de bir anlamda mesaj da vermiş olurlar, herhangi tatsız bir durumda yalnız olmadıklarını, belli bir gücün arkalarında olduğu mesajıdır bu. Bu ve daha sıralayamadığımız daha pek çok neden o toplumun kadına ve kadın gerçeğine yaklaşımını belirler.

Kadının şiddete maruz kalmasının en önemli nedeni az önce açıklamaya çalıştığımız gerçekler ışığında aranmalıdır. Çünkü bu düşünceyle yetişen nesiller kadını tamamen egemenlikleri altında, istedikleri gibi muamele edebilecekleri, belki de yıllarca topladığı mal varlığının elinden kayıp gitmesine neden olarak gördüğü kadını, en küçük olumsuzlukta elindeki başlık kozu sayesinde dövmekte, hırpalamakta çoğu zaman ona önemli kararlarda söz hakkı dahi vermeyerek bir anlamda ailedeki otoritesini başlık sayesinde meşrulaştırmaktadır. Şehirleşmenin giderek artmasıyla bu “feodal dönem kalıntıları” uygulamalar yavaş yavaş değişmektedir. Kadının kendisini toplumun bir bireyi olarak görmesi bu çağ dışı uygulamaları büyük oranda azaltmıştır. Yıllarca tanık olduğumuz hoş olmayan kadına yönelik şiddet büyük oranda eğitimsizlikten kaynaklanmaktadır. Söylenen her şeyin koşulsuz kabul edilmesi, sorgulanmasının tabu olduğu düşüncesi, yıllarca yapılan yanlışların sorgulanmasını, araştırılmasını engellemiş; bilim ve teknolojik alandaki gelişmeler, insanları yeni arayışlara yönlendirirken; yıllarca yapılan yanlışların da sorgulanması, düzeltilmesi gereğini ortaya koymuştur.

Hayvancılık ve tarımla geçinen yörelerde, kadın elinin değmediği bir işten söz etmek nerdeyse imkânsızdır. Evde beslenilen hayvanların bakımı erkekle birlikte yapılır kimi zaman da erkeğin evde olmadığı zamanlarda bu iş genellikle kadının omuzlarındadır. Kışın evde beslenilen hayvanlar baharın gelmesiyle yaylaya çıkarılır, uzun süre yaylada tutulur. Burada da erkeğin en büyük destekçisi ve yardımcısı yine kadındır. Kadın hayvanlardan sağlanan besinin bir kısmını ev için ayırırken, bir kısmını da pazarda satması için kocasına verir. Hatta kadın bunların fiyatlarını çoğu kez kocasına defalarca tekrarlar ve malın ya da besinin değerinin altında satılmamasını tembihler, çünkü erkekler pazarlık konusunda pek sabırlı olmayıp bazen malın ya da besinin asıl fiyatı üzerinde fazla durmazlar. Böylece ev ekonomisini erkekle beraber kontrol eder ve daha da gelişmesini sağlar. Kadın bu benzeri işleri hiçbir zaman bir zorunluluk ya da başka bir şekilde söylemek gerekirse kendisini buna mecburi hissetmez, kadın psikolojik olarak kızlık zamanlarından yetişkinliğe gelinceye kadarki süreçte kendisini bu işler içinde bulduğu için bunu doğal bir olay olarak kabul eder. Ev onun için sadece kocanın ekmek getirmekle yükümlü olduğu, sadece erkeğin olmadığı zamanlarda koruyup kollayacağı bir yer olmaktan ziyade, evin gelişmişliği için kendisinin de mutlaka katkısın olmasını istediği -daha bir kutsallık taşıyan- bir yerdir.

Kız çocukları ergenliğe hatta bu döneme gelmeden bile ev işlerinde aktif şekilde çalışmaya başlarlar. Bu durum yadırgayıcı sayılmaz çünkü yaşam koşulları bunu gerektirir. Ekonomik olarak kendi kendine yetinemeyen toplumlarda kadınlar kimi zaman erkeklerin yüklendikleri kadar sorumluluk yüklenirler. Bu durum ilkin bir mecburiyetin ötesine geçmezken daha sonra kültürel bir kabul olarak görülür. Herkesin hemen aklına gelecek bir örnek verirsek; Karadeniz’de dik yamaçları kadınların nasıl oluyor da sırtlarında kimi zaman elli hatta altmış kiloya varan ağırlıkları taşıdıklarını hepimiz hayretle görmüşüzdür. İlkin bunun tamamıyla erkek işi olduğu aklımıza gelir, ama Karadeniz erkekleri çoğunlukla iş umuduyla şehir dışına hatta yurt dışına çıktıklarından bu ve benzeri zor işler tamamen kadınların omuzlarına bindi. İlkin mecburiyetten kaynaklanan ama zamanla kültürel bir özellik kazanan bu durumun, artık herkes tarafında bilindiği aşikâr. Hatta günümüzde erkeklerin kahvede boş vakit geçirirken kadıların dik yamaçları çıktıkları bugün için artık bilinen bir gerçek.

Kırsal kesim kadını hayatlarından şikâyetçi olmanın pek de yarar getirmeyeceğinin farkında, çünkü mevcut aile otoritesine başkaldıracak ne bir desteğe sahipler ne de haklı gerekçelerlini anlatabilecekleri bir özgüvene. Bugün için yavaş yavaş değişen kaderlerinin gölgesinde daha rahat bir hayat sürmenin çabası içindeler. Bu şansı yakalayamayanlar ise şehirleşmenin getireceği olanakları daha çok bekleyeceğe benziyorlar. Kırsal kesimde hayat standartları geliştiği zaman geleneksel yolla yapılan her türlü uygulama yavaş yavaş değişikliğe uğrayacağa benziyor. çünkü ekonomik kaygıyla kadının çalıştırılması ya da kadının çalışmayı kendine görev bilme düşüncesi değişecektir. O zaman kadın ekonomik boyuta farklı açılardan yaklaşma eğilimi gösterecektir. Eğitim olanaklarının iyileşmesi sonucu, fiziksel güce dayanan ekonomiye katkı, ekonomik özgürlüğün kazanılmasıyla farklı alanlarda ve tabi ki farklı biçimde olacaktır.

İsmet Tunç


“Umut Topluyoruz”


Çocukların umutlarını mektup yarışmasıyla toplamaya karar verdik. Aslında fikir Cihat Albayrak’ındı. Yardımcı olmak da bizlere düştü. Bir grup yazı sever gencin yazılarını paylaştıkları http://edebiyatuniversitesi.ning.com/ sitesindeki gençler Doğu’daki minik kardeşleri için, anlamı büyük bir etkinlik başlattılar. Buna göre minikler birer mektup yazacak; istedikleri herhangi birine; arkadaşına, annesine, babasına, kardeşine, sevdiği bir sanatçıya ya da adını dahi bilmediği herhangi birine… Karşılığında da bu genç arkadaşlar her birine hediye birer kitap gönderecek.

Bir antropolog olarak (bu terimi duyanlar kulaklarını açıp tekrar etmemi istediklerinde, kısaca, antropoloji- insanbilim deyip işin içinden sıyrılıyorum) uçsuz bucaksız güzel yurdumda, iki yıldır ücretli öğretmenlik yapıyorum. Bu yıl Topraklı Köyü’nün Deredam Mezrası’ndayım. Okulumuz 1976 depreminden sonra prefabrik olarak kurulmuş. Biri okul, diğeri lojmanı olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Derslik olan kısmında bir derslik ve müdür odası var. Son yıllarda, müdür odası aradaki bölmeler kaldırılarak sınıfa dönüştürülmüş. Bu küçük sınıfta okula yeni başlayan minikler ders görüyor. Yanındaki asıl derslikte ise 4. ve 5. sınıflar birleşik olarak; lojman ise yine sınıfa dönüştürüşmüş ve 2. ile 3. birleşik sınıflara hizmet vermekte.

Sevgili Cihat’ın zaman zaman bu tür etkinlikleri oluyor. Bu güzel etkinlik haberini alınca ilk iş olarak çocuklara mektup yazdırmakla işe koyulduk. Onlara karışmadan hayata dair beklentilerini, hayal kırıklıklarını, sevinç ve üzüntülerini yazmalarını istedik. Öyle de yaptılar… Mektuplarını toplayıp ta İstanbullara kadar gönderdik. Birçoğu İstanbul’u uzak bir ülke olarak da bilebilir. Ama onlardan bir parça olan kırışık kâğıtları İstanbul’la tanıştı bile. Kim bilir! Belki ileride yüksek okul okumak için içlerinden birileri ilk defa İstanbul’a ayak basacak.

Abi ve ablaları mektuplarını okuyacak. Ben de fırsattan istifade düzensiz bir anda birkaç satır yazdım onlara. Olur da beklentileri karşılanmayabilir, hayal kırıklığı yaşayabilirler diye düşündüm. Çocukların durumunu kısaca anlattım.

Dünyada, küçük bir çocuğun gülümsemesini sağlamak kadar mutluluk verecek bir eylem daha yoktur galiba. Çocuklar, katılaşmış taraflarımızın ilk hallerini göstermekteler bize. Hiç bilmediğimiz hikâyeleri, ütopyaları, darmadağın fikirleri olabilir. Şöyle biraz kulak vermeyi denesek onlara… Bizleri alıp götürmekteler uzak diyarlara. Ben, sınıfta ansızın, “bir şeyler anlatmak isteyen var mı?” diye sorular sorarım. Bakıyorum devasa yaratıklardan, efsanelerden, hiç duymadığınız kahramanlardan bahsediyorlar. O an anlıyorum ki, çocuklar kaybettiğimiz taraflarımızı bize hatırlatıyorlar.

Geçen yıl Kırgız köyü olan Ulupamir’deydim. Okulun bitimine bir aylık zaman dilimi vardı. Bu çocuklara nasıl bir iş yaptırsam diye düşünmeye başladım. Ben çocukların hayalleri önemseyen biriyim. Acaba neler düşünüyorlar gündüz vakti? Ya da bir olay karşısında neler hissediyorlar? Kendi kendime birçok soruyu sormaya devam ederken, aklıma, çocukların günlük tutmaları durumunda ortaya nelerin çıkabileceği geldi. Bunun çok mühim bir olay olduğunu ve Türkçe dersi için proje ödevleri olduklarını söyledim. Zaten o köyün çocukları oldukça uysallar. Çok önemsediler söylediklerimi. Sık sık aileleriyle de bir araya geldiğim için durumu onlara da anlattım. Günlüklerin aksatılmadan yazılmasını ve ortaya çıkacak ürüne göre de karne notu vereceğimi söyledim.

Haftada bir çocukların yazdıklarını kontrol ettim. Hatalarını söyledim. Yazmayanları teşvik ettim. Aradan bir ay geçince kırk iki kişilik sınıfın yarısından çoğu işi başarmıştı. Geri kalanlara bir hafta daha zaman tanıdım. Toplamda otuzun üzerinde günlük defteri toplamıştım. Hepsini okurken tarifsiz mutlulukla doldu içim. Bunlardan birkaçını hatırı olarak yanıma aldım. O çocuklara en büyük iyiliğin kitap okuma alışkanlığı kazandırmak olduğunu biliyordum. Ve o bir sene boyunca sürekli okumaları, daha ikinci sınıf olan çocuklara birer günlük, üstelik kimileri insanın küçük dilini yutması sağlayacak kadar titizlikle yazılan birer mücevher kazandırmıştı.

Umutlarını toplamaya çalıştığımız bu çocuklardan da eminiz bizleri şaşırtan yetenekler çıkacaktır. Her şeyin özünü yitirdiği bu teknoloji çağında çocuklara kâğıdın ve kalemin kokusunu unutturmamak için bu tür güzelliklere sıkça başvurmak gerek.

İsmet Tunç
26. 05. 2009, Erciş

Van Gölü'nün Dili Olsa



Felsefede su ile ilgili, hayatın var oluşuna dair önemli çıkarsınımlar vardır. Hayatın ne olduğuna dair cevaplar içinde su, en az ateş, hava kadar önemlidir. Hindular, 21. yüzyılda, hala ilk zamanlardaki gibi, Ganj Nehri'ne olan sadakatlerini göstererek temizlenmektedirler. Yağmurla coşan Ganj'ın kollarında, bir yerlere tutunarak, o soğuk suda yıkanmanın bütün günahlarından arındırdığına inanıyorlar. Hindu bir din adamı, Ganj Nehri'nin kollarından birinin çıktığı doruklara varmaya çalışarak, suyun kutsallığına tanıklık eder. Diğer insanlar, aşağılarda yıkanırken, onlar varabilecekleri en yüksek noktalara varmaya çalışırlar. Buzların dahi erimediği bu noktalarda Ganj'ın suyunu bedenleriyle buluştururlar. Ve su, ilahi kuvvet ile bir Hindu arasında en sıkı bağı oluşturur.


Zamanımızdan yaklaşık 200 bin yıl önce, Buzul Çağın ortalarında Nemrut Dağı'ndan akan lavlar, 60 km'lik bir akım oluşturmuş ve Van Çukuru ile Muş Çukuru arasındaki su akımını engellemiş, böylelikle Van Gölü oluşmuş. Bu denli yükseklikte bu kadar güzel bir doğa olayının varlığına şahit olan dağlar, taşlar keşke dile gelse. Kim bilir bizlere ne güzel hikâyeler anlatırlar.


Su, bu coğrafyaya hayat verdi... İnsanlar geldi... İnsanlar gitti... Medeniyetler kurulup yıkıldı. Van Gölü ise hiçbir yere gitmedi/gidemedi, insanların barınağı oldu, onlara kucak açtı.


Van Gölü ile bizden önceki halklar arasında da böyle bir mistik bağ var mıydı acaba? Bir Urartulu Van Gölü'ne dair nasıl bir inanca sahipti? Yoksa onlar da bazı kabilelerin, dünyanın kendi tarlalarından doğduğuna olan inançlarının bir benzerini mi taşıyorlardı? Bir Şamanın, dünyanın Hazar Denizi'nden doğduğuna olan inancın bir benzerini, Van Gölü için de mi besliyorlardı?


Bir Medliyi, bir Urartuluyu, bir Karakoyunluyu görüp Van Gölü'ne dair efsaneleri dinleme fırsatımız olsaydı keşke. Van Gölü'nün onlar için ne anlama geldiğini öğrenir, suyun onların hayatlarındaki yerine dair birkaç düşüncemiz olurdu. Biz neden bugün Van Gölü'ne bu kadar kötü davranıyoruz sorusunu belki kendimizce cevaplamış olurduk.


Bir sabah Erciş'ten Van'a giderseniz ve kıyının berraklığına dalarsa gözleriniz, geçmişten, ta uzaklardan bir ses tırmalar kulağınızı. Bunun kimin sesi olduğunu bilmezsiniz. Sadece geçmişte Van Gölü'ne dair inançları olan biri ya da birilerinin sesi olabilir diye düşünürsünüz… Arabanın camına yüzünüzü dayayıp, gözlerinizi kıyıdan ayırmadığınız takdirde, bu güzelim gölün feryadını dinleyebilirsiniz.


O sese kulak verdiğinizde cevaplanması güç sorularla karşılaşırsınız. Neden gölümüzü kirlettiniz de, şimdi kurtarmak için çırpınıyorsunuz diyor gibiler. Ardından galeyana gelmiş bir sürü ses, birer ruh olup kıyıdan size bakıyorlar. "Biz size böylemi bıraktık gölü?" diyorlar. Cevap veremiyorsunuz. Çünkü bu çağda tüketilen ama yok olması binlerce yılı alan mamuller ürettiğimiz için, onları kullanan biri olduğumuz için ve onları göle, o insanların suyuna atıp suyu kirlettiğimiz için suçluyuz.

İnsan doğası gereği her şeyi tüketmeye programlanmış. Bu kaynakların bir gün tükeneceğini hiç mi düşünemeyiz? Kelaynaklar, pandalar, Van Kedileri ve dahası. Doğa bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı. Suyu tüketirseniz kuşu kaybedersiniz. Sazlığı kurutursanız ördeği bir daha bulamazsınız...

Aborijin öğretisinde doğaya olan saygınlık o kadar önemlidir ki, otuz kişilik bir kafilenin yemeklerini yediklerinden sonra arkalarından hiç atık bırakmadıklarını görürsünüz. Onların inançlarına göre; doğadan gelen her şey yeniden doğaya dönecektir ve doğaya zarar vermek doğanın gazabına uğramak demektir. Tıpkı Kızılderililerde olduğu gibi... Nitekim beyaz adam, kazmayı maden için yere vurduğunda, Kızılderililer toprağın karnının deşildiğini görmüş ve o acıyı içlerinde hissetmişlerdi. Kızılderili inançlarına göre, toprağa zarar verilmemeliydi, toprak kutsaldı ve onlara yiyecek veriyordu.

Biz doğaya bağımlıyız. Doğa yok oldukça kendimizi yok ediyoruz. Bir Van Gölümüz var, belki onu da yitireceğiz. Mavinin bin bir tonu, martılar, kızıl güneş olmayacak. Nemrut, Süphan bize küsecek, flamingolar terk edecek bizleri. İnci Kefali suda dans edemeyecek artık. Van Gölü'nün dili olsa da konuşsa...


Foto: Ali Dağer

İsmet Tunç





"1915'in Romanı": Sona

2008’in Mayıs ayında Sona adıyla tarihi bir roman yayımlandı. Kitabın yazarı Eyyüp Altun.… Romanın ikinci basımı Mayıs 2009’da gerçekleştirildi. Teknik açıdan yeniden gözden geçirilen Sona, “1915’in Romanı” tanımlamasını daha bir hak etmişe benziyor.


Ermeni meselesi Türk toplumu için aşil topuğu konularından biri. Her yıl 24 Nisan gelmeden gözler ABD’ye çevrilir ve üzerine tahminlerin, varsayımların yürütüldüğü “soykırım diyecek mi, demeyecek mi?” tartışmaları yapılır. Ermeni meselesinin birinci gündem maddesi olma özelliğini her daim sürdürdüğü ülkemizde Sona’yı okumak kendimize yapacağımız en büyük iyiliklerden biri olmalı. Her şey önce alanında ilk olma özelliği taşıyan bu roman, Eganis (Erciş) merkezli 1915 olaylarını etraflıca irdeliyor. Eyüp Altun, romana şu cümleyle başlıyor: “Kızlarım Sona Zilan ve Asya Kilim ile oğlum Muhammet Nogay’a…” Romanın ithaf kısmı, bana, yazarın tarihi roman yazmada yeterli derecede gerekçeleri olduğunu anımsattı. Türkçe, Kürtçe ve Ermenice armonik bir tadı veren ithaf kısmı, zevkle okunacak bir romana harika bir ekleme olmuş.


Yazar romana başlamadan önce iyi bir kaynak taraması yapmış; dönemin sosyo-kültürel yapısına ilişkin önemli kaynakları derlemiş. Bunu, romanı okuyunca anlamak mümkün. Yazar, günlük yaşamı olduğu gibi romana aktarmaya gayret etmiş.


Roman 1912 yılının yaz sonuyla başlıyor. Günlük yaşamın sıradan öğelerinin anlatıldığı cümleler, yerini yavaş yavaş oluşacak puslu bir havaya bırakıyor. Türk genci Gazi ile Ermeni kızı güzel Sona’nın bir düğünde bakışmalarıyla başlayan ve tarifi zor aşkın, ancak yaşanarak görülecek atmosferine yenik düşmeleri ve sonrasında bilindik kendi sınırları içinde kalma; cemaatine, dinine, tabularına karşı gelme üzerine iç hesaplamalar, sadakatler, önüne geçilemeyen tutkular ve umutsuzluklar… Bir yanda ülküsü olan gençler, diğer yanda tabulara karşı gelmekten çekinmeyen aşk müptelası aynı gençler. Arada roller değişse de yazar hakikatleri düşüncelere yerleştirmekten geri durmamış. Sanki aşk, puslu ortamın tuzu bireri olmuş; toplumsal döngüye göre evirilmeyi başarıyla gerçekleştiriyor.


Roman, yazarın kahraman olarak seçtiği Gazi ve Sona üzerine odaklansa da, gerçekte Gazi ve Sona ancak diğer roman kahramanları kadar göz önündeler. Gazi ve Sona dışındaki karakterler özenle seçilmiş. Ermeni, Türk ve Kürt karakterler sorunu çözmek için içten gelen bir duyumsama yaşamaktalar. Ne var ki iyi düşünenlerin her daim azınlıkta kaldığı, günümüzde bile onuncu köye gönderilenler misali o kişiler de kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalıyorlar.


Kimi zaman bu kahramanların Gazi ve Sona’dan daha aktif oldukları ve olayın seyrini değiştirmede yazarın daha fazla yüklendiği karakterler olabiliyorlar. Kanaatimce, yazar, romanın yükünü eşit bölüştürdüğü karakterlerle, romanın tekdüzeliğine de engel olmuş. Bu şekilde roman canlı öğeler; olay, olgu ve kişisel arasında başladığı andan itibaren okuyucuyu etkisine almayı başarıyor. Okuyucu o dönemdeki toplumsal renkliliğe özlem duymaktan kendini alamıyor.


Romanın en önemli dikkat çeken yönlerinden biri de çokkültürcülük üzerine çokça vurgu yapılmış olması. Yazarın romana başlarken çokkültürcülük üzerine yaratılan iyimser tavrı, romanın bitiminde yerini derin bir üzüntüye bırakıyor. Sanki elindeki şekeri alınmış bir bayram çocuğunun ruh haline bürünüyor yazar. Sürekli o güzel ve mutlu günlerden dem vuruyor. Kültürün “özel” anlarına vurgu yapmadan geçemiyor. Bir yörede ortak kurallar koymuş ve buna göre oluşturdukları kültürü yerle bir edenler yazarı oldukça üzmektedir. Yazarın başından beri yapmak istediği şey, tarafsızlığını sürdürüp yarattığı kahramanlara yol göstermek ve her köşe başında görünen aksakallı dede misali bu kültürel birikimi onlara hatırlatmak. Roman baştan sonuna kadar satır aralarında kültürün “biricik” ve “özel” oluşuna vurgu yapıyor.


Romanda, Osman Kâhya’nın bir Ermeni’ye konuk olurken yazarın verdiği ayrıntı kültürün özel yönüne önemli bir vurgu yapmaktadır. “Evin genci ateşi düşmekte olan ocağı kucağında getirdiği yeni odunlarla desteklerken ailenin yaşlı ailesiyle genç gelini kenarları kırmızı renkli dantelle dönülmüş geniş bir bez sofrayı yere serdikten sonra üzeri ceviz ağacından yapılma yan tarafları türlü kabartma desenlerle kaplı ahşap sofrayı ilgiyle izlerken Ermenilerin sanata önem verdiklerine bir kez daha hükmetti.”


Romandan, Ermeni sorunun kaynağını Rusya güdümündeki Taşnak Partisi ve İttihad ve Terakki’nin yeni cumhuriyete ilişkin kurdukları planlardan kaynaklandığını görmek mümkün. Nihayetinde devlet destekli derin devlet oluşumuna ilişkin izler de kendini ele veriyor. İttihad ve Terakki kurmaylarının vatanseverlik duyguları olanlarla kurdukları yakın ilişkiler –örneğin Gazi gibi- ve sonrasında bunların ajan olarak kullanılmasıyla savaşın boyutlarının farklı alanlara kaydığını da görmekteyiz. Keza aynı durum Ermeni gençlerinin Taşnak ve Rusya tarafından kullanılması da aynı sonuçları veriyor.


Bir Ermeni komitacının Ermenilerin doğu politikasını değerlendirirken Rusya ile olan ilişkilere dair söyledikleri olayın daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Komita liderlerinden olan Vartan’ın Kürt Osman Kâhya’ya söyledikleri şöyle. “… Rusya meselesine gelince kuzu her zaman kurtla dost olmayı istemiştir. Ancak kurt hiçbir suretle buna yanaşmamıştır çünkü kuvvet ondandır ve kuzunun er veya geç onun sofrasını şenlendireceğini bilmektedir. Kuzu da bunun farkındadır aslında. Bu gerçekler ortada duruyorken, ormanın içinden bir ayı çıkıp gelir ve kurdun karşısına dikilir. Kuzu bu kavgada hangisi kazanırsa kazansın kendisinin kaybetme tehlikesinin hep olacağını bilmesine bilir, lakin iki canavarın çarpışmasını kendisine zaman kazandıracağını tabii olarak düşünür. Bunun için ayının kurdun karşısına çıkması her zaman kuzunun işine gelecektir. Bu misaldeki kuzu biz Ermenileriz. Kurt Osmanlı, ayı ise Rusya’dır. Söyler misin Osman Efendi, kuzunun başka çaresi var mıdır?”


Yazar, Hamidiye Alayları’na ilişkin de, Sultan Abdulhamid’in yıllar önce kurduğu bu alayların İttihad ve Terakki döneminde nasıl faal olduklarını ve yer yer merkezi idareden bağımsız hareket ettiklerini önemle vurguluyor. Hatta romandaki Kürt liderin kimi zaman baskı kurularak idare edilmeye çalışıldığını görmek mümkün. Hamidiye Alayları, O dönem İttihad ve Terakki’nin Ermenilerle yaptığı görüşmelerden sonuç alamaması sonucu başvurduğu son seçenek olarak gösterilmekte. Burada ortaya konulmuş bir strateji var; bundan Ermeniler, Türkler ve Kürtler kendilerince en uygun olanı almak isteyeceklerdir. Ermenilerle yapılmakta olan görüşmeden sonuç alınmaz; çünkü Rusya’ya olan aşırı güven ve verilen sözlerden geri dönmek istenmemesi Ermenilerin barışmak istememelerinde temel nedenlerdendir. Kürtlere gelince; Kürtler Ermeniler yerine Osmanlı’nın yanında yer almış ve muhtemelen Hamidiye Alayları kuruluşundan beri en ses getirdikleri bir role soyunmuşlar; bu da ya Osmanlı ile savaşa tutuşacak ya da Osmanlı’nın yanında Ermenilere karşı duracak ve sonrasından gelirden pay alacak.


Ne var ki, bölgede görev yapan askerlerin hepsi de İttihad ve Terakki zihniyeti taşımamaktadır. Yazarın bu yönde öne sürdüğü bir karakter de merkez karakol komutanı Hikmet Bey’dir. Eganis’te herhangi bir olumsuzluğun yaşanmaması için adeta diken üzerinde durmaktadır. Bir toplantıda olayın vahimiyetine dair şöyle bir konuşma yapar: “Ermenilerle aramızda bir husumet çıkmasını istemiyorum. Onlarla iyi geçinmelisiniz. Onlara baskı yaparak Taşnak Partisi’nin ekmeğine yağ sürmemelisiniz. Unutmayın ki Osmanlı’nın en sadık tebaalarından biri de Ermenilerdir. Osmanlı’nın Ermeni halkıyla hiçbir meselesi yoktur. Elinizden geliyorsa Ermeni ailelerle herhangi bir sebeple dargınlık yaşayan Müslümanları barıştırınız. Bu konuda bana ihtiyaç olursa seve seve gelirim.”


Yazarın kimi kaynaklardan derlediği bilgilerden yola çıkarak, Osmanlı yönetiminin Ermenilere vermeyi düşündüğü bölgeleri de romanında işlemiş. Osmanlı yönetimi Erzurum’da toplanan Taşnak Partisi’nce alınacak kararları kendilerine iletilmesi için ve kendi aldıkları kararları da karşı tarafa aktarmak amacıyla üç kişilik bir heyet oluştururlar. Bahattin Şakir, Naci ve Halil Beyler Erzurum’a gelir ve parti yetkilileriyle valilikte uygun bir odada görüşmeye başlarlar. Ermeni temsilciler ise -yine yazarın gerçek hayattan aktardığı- Vramyan, Malumyan ve Rostom’dur. İlk sözü Bahattin Şakir Bey alır ve tedirgin olduğu halde şöyle konuşmaya başlar: “Olası bir Türk-Rus harbinde, Rus egemenliğindeki Ermeni şehirlerinde çarlık karşıtı isyanlar çıkarmanız ve Osmanlı topraklarında düşman kuvvetlerine karşı mukabele etmeniz durumunda temsil ettiğiniz Ermeni halkına muhtariyet verilecektir. Buna göre; Ruslardan geri aldığımız Ermeni şehirlerinin tamamında, ülkemiz sınırları içinde ise Van bölgesinin tamamında, Erzurum, Muş ve Bitlis illerinin de bir bölümünde Ermeni milletine muhtariyet verilmesi hükümet kararı olarak benimsenmiştir. Bu teklifimizi kongrenizde değerlendirmenizi ve çıkacak sonucu hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde tarafımıza bildirmenizi rica ediyorum.”


Görüşmeler anayasal güvencelerden birçok farklı konulara değin farklı konularda sürdürülür, yazılı hale getiriliri. Ne var ki Ermeniler Ruslara verdikleri sözlerden de dönmek istememekteler. Sonrasına kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan “keşke bu öneriler daha önce yapılsaydı” diyecekler bile olacaktı. Osmanlı yaralı bir kurt, Rusya dünyadaki en güçlü devletlerden biriydi. Ruslara karşı isyan çıkarmak zor olacakken, Osmanlı’dan parça koparmak daha kolaydı. Yazarın ifadesiyle “Vramyan kafasında dolaşan tilkilerin kuyruklarının birbirine değmemesine özen göstererek” karşındaki Osmanlı heyetine şunları söyledi: “Büyük Osmanlı devletinin şanına yakışır bir çare getireceğini ve sonunda Ermeni kullarının yüzünü güldüreceğini hep düşünürdük. Demek, bugüne kısmetmiş… Padişahımıza ve hükümetimize muteşekkir olduğumuzu bildirmek isterim. Bu kararla karşısında hissiyatımın arttığını açıkça itiraf etmek istiyorum. Ermeni halkı buna çok sevinecektir. Asırlar süren dostluğumuz ve bağlığımız inanıyorum bir o kadar daha devam edecektir. Yetkili kurullarımızda bu teklifler değerlendirilip olumlu olacağına inandığım kararlarımız tarafınıza en kısa zamanda bildirilecektir.”


Romanın en trajik bölümleri karşılıklı çatışmaların olduğu bölümler. Yazar Ermeni çetelerinin yaptığı kıyımları anlatırken de Ermenilerin maruz kaldıkları kıyımları anlatırken de üçüncü kişi olarak kalmaya özen göstermektedir. Kanaatimce roman zaman zaman tarih kitabı olmak ile tarihi roman olmak arasında gidip gelmektedir. Bu da yazarın durum değerlendirmelerine çokça yer vermesi ve olayın kültürel boyutuna fazla takılmasından kaynaklanmaktadır. İlk baskıda görülen bu durum ikinci baskıyla giderilmiş gibi. Yazar haklı olarak bir arada yaşamanın mükemmel bir mozaik oluşturacağını kahramanlarına düşündürtmektedir. Lakin olaylar yazarın bütün çabalarına rağmen aksi yönde gerçekleşmekte ve bu da yazarın yeniden güzel günleri hatırlatmasına neden olmaktadır. Yazar, yer yer kahramanlarına seslenip; “ben size demedim mi?” der gibidir.


Sona konusu itibariyle iyi kurgulanmış bir roman. Sürükleyici, farklı ve betimlemeleri derin olmasına karşın “kültür” teması odaklı yorumlamalarıyla okunmayı hak eden bir kitap. Eganis (Erciş)’in üzüm bağları, birbirine karışan çan ile ezan sesinden kimsenin rahatsızlık duymadığı engin hoşgörü ortamı ve savaşın ağır kokusuyla bizleri 1915 Eganisi’ne şöyle bir gezintiye çıkarıyor. O günlere dair kaybolanları yeniden hatırlamak, üzerinde yaşadığımız coğrafyada bizden ibaret olmayan kesitleri ya da öyle sandığımız tarihi mirası düşünmek bizleri derin düşüncelere daldıracaktır. Böylece algılarımızdaki kimi kötü öğeleri ve günlük hayatlarımızın bir parçası halin gelen kimi söylemlerden bir nebze olsun kurtulabiliriz.


Kitap "Tanrı Yanılanları Affetmez" deyişini de kapağında taşıyor. Esasen “tarih yanılanları affetmez” olan bu özdeyiş, belki de yazarın kimi yerlere bir gönderme yapmak istemesinden dolayı bu şekilde yazılmış.


Sona, 2. baskı Mayıs 2009, Logos Yayınları.


İsmet Tunç

Tipik Memur

Bir insanın ölümü hayattan göç edişiyle değil, yaşarken varlığının farkında olmayışı ve sıradanlaşmasıyla gerçekleşir. Böyle kişiler sadece aynı şeyi yapar ve bunun ne anlama geldiğinden pek haberdar değiller. Bunların en “tipik”leri ise memurlardır. İşçisi belki kitap görmemiş, çiftçisi belki topraktan belini doğrultamamış, inşaatçısı belki hiç toplumsal bir varlık olduğundan haberdar olamamıştır… Ya memuru?


Günümüz yaşam koşullarının insanı ne denli zorladığı ortada. Bunca zorluğa rağmen ayakta durmak, her günün sabahına kalkmak ve başını yastığa koyarken bir geceye daha merhaba demek… Elbette zor olsa gerek... Yine de bu koşullarda birçok insan memur olmak istiyor. Memurluk devletin insana verebileceği en güzel hediye olsa gerek. Bir diğer güne kaygısızca uyanmak, bir işe ve aybaşı beklenen bir maaşa sahip olmak. Ona göre harcama yapmak, ütülü pantolon, gömlek ve kravatla dolaşmak... Bütün bunlar az çok ayrıcalıklı bir kesim olan memurlara has özellikler. Her ne kadar çoğu memur aç olduğunu, aybaşını zor getirdiğini, geçim sıkıntısından dem vurduğunu bağıra bağıra dile getirse de, yapılan sınavlar ya da az kontenjana binlerce başvuru şunu gösteriyor ki, memurluk hâlâ en gözde meslek.


Hayatını düzene sokan bir insan, daha doğrusu bir memur, çoğu zaman sıradanlaşıyor. Bu sıradanlaşma ilkin algılarının köreltmeyle başlıyor. Bu algılar daha çok başka yönlerde çalışmaya başlar. Bunlar; marka elbiseler, marketlerin en güzel reyonlarından alınan yiyecekler ve bol gırgır ile şamatanın eksik olmadığı sohbetlere yöneliyor. Ya da epey cimri olup kısa zamanda araba ve ev hayalleri için para biriktirmeye başlıyor. Bir de evlilik varsa daha da pasifleşiyor kişi. Kendini evine ve ailesine adıyor. Bir arkadaşım öğretmen olmadan önce, evini nasıl kitaplarla dolduracağından, tüm felsefe setlerini alacağından ve bilinen edebiyat klasiklerini alıp tümünü okuyacağından bahseder dururdu. Ben okumayacağını bilirdim ama hayallerine de karışmak istemezdim. Çünkü o da sisteme uyumlu bir insandı. Rahatına düşkün, bulabildiği şeyi okuyan ve okumak için de bir şeyler bulmak için çabalamayanlardandı; sonra evlendi. Bir gün sorduğumda aldığım cevap beni şaşırtmadı, ne bekliyordum ki?


Tipik memur kategorisindekiler bir şehre gittiklerinde sahaflar ya da kitapçılar hiç akıllarına gelmez. Şehrin en şık mağazalarına uğrar kredi kartlarıyla bir güzel süslenirler. Hayatın cafcaflı tarafı her daim galip gelir. Bir eğitimcinin her sene aynı konuyu ders kitaplarından anlattığını düşünürsek, tipikleşmenin boyutunu daha iyi anlarız.


Bire bir gözlemleyin memur kesimini. Kırtasiyeye çokça uğrar ama sadece kırtasiye malzemesi alırlar. Kitapçıya uğrayanı arayasın ki bulasın… Yapılan araştırmalar bırakan devlet memurlarından eğitimin içinde olmayanları, üniversite hocalarının bile doğru düzgün kitap okuma alışkanlığının olmadığını gösteriyor. Senede birkaç kitap alırlar ya da almazlar. Aldıkları ise odalarında süs mahiyetinde durur ki, bunlar, eşe dosta karşı mahcup olmamak içindir.

“Bu saatten sonra kendimi neden yorayım, kaygım yok” demek hayat felsefelerini en güzel şekilde özetliyor. Türkiye gibi tatil cenneti olan bir ülkede en fazla beş ay çalışılıyor. Hesaplarsak eğer, bir öğretmen milli ve dini bayramlar ile diğer tatil günleri hariç ortalama 180 iş günü çalışmış oluyor. Bunun yanında iki haftalık da izni bulunuyor. Bir de arada hastalığı varsayarsak geriye çalışılan süre beş ayı bile bulmuyor. Geriye kalan yedi ay boyunca nelerin yapıldığı sorgulanırsa eğer, beş kitabın bile okunmadığı garanti edilecektir.


Bütün bu benzeri yönlerden değerlendirmelerden sonra, ülke neden geri kalmış? sorusu çok güzel bir şekilde cevaplanmış oluyor. Kendini geliştirmek, birilerine yol göstermek, vizyon sahibi olmak ve misyon yüklenmek bir memura üç gömlek fazla gelen işler. Ev kirası, çocukların bakımı, ulaşım, büyük şehirlerin dezavantajları vs. vs. Bunlar her daim olan ve olmaya devam edecek, hiç de tükenmeyecek olumsuzluklar. Hiçbiri de okumayı ve düşünmeyi engelleyecek kadar güçlü bir olguya benzemiyor. Toplumsal algılar maalesef bizleri “tipik memur” kalıbından öteye götüremedi. Bazıların yaptığı gibi bol müzik, bol yemek, bol eğlence… Beyni uyuşturup kitap okuma yetisini kaybettikten sonra geriye sadece “tipik” bir “insan” olmak kalıyor.


Amacım elbette birilerini kötülemek değil. “Eleştiri ile kötüleme arasındaki fark”ı bilirsek duracağımız sınırı da biliriz. Eleştiri gelişim için güzel bir basamaktır. Ülkemiz okuma oranında dünya sıralamalarının hiç de istenmeyen basamaklarında bulunuyor. Bir çocuk anne ve babasını okumayla örnek almıyor, çünkü anne ve babanın elinde kitap görmüyor. Okul bitince annelerin yaptığı ilk iş, tüm kitapları toplayıp ya evin bodrumuna ya da evin çatısına atmak... Evde kitap ve kütüphane olgusu/kültürü yerleşmemiş. Bu çocuk kitaptan habersiz, sadece kendinden istenenlerle büyüyor, okuyor, memur oluyor.


12 Eylül darbesinden sonra eğitimde köklü değişikler meydana geldi. Okuyan, sorgulayan, karşılaştıran, çözüm odaklı düşünen, çok kapsamlı insan/öğrenci modeli yerine; test çözmeye alıştırılmış, kısa yoldan cevabı bulmayı beceren öğrenci modeline geçildi. Böylece düşünmeye fırsat verilmediği için de sistem başta olmak üzere her türlü hâkim odak noktası da tehlikeden kurtulmuş oluyordu. Bugün gelinen noktada üniversite sınavında başarılı olmak için bu sistemi en iyi şekilde özümsemek gerekiyor. Durmadan test çözüp kapsamlı düşünme yetisini yitiren bir öğrenci sınavda üstün başarı göstermesine rağmen kendisini ifade edecek özgüvenden de yoksundur. Böylece üniversite rahat bir ortama balıklama dalınca ilk iki yılı böylece heba etmektedir. Kpss ve ders işlemeleri ile okulu bitime telaşı da kalan iki yılı alıp götürmektedir. Alın size gittiği gibi dönen bir “tipik memur” tipi.


Yukarıdaki yazının konusu her ne kadar genel memur profili olsa da, başkahramanların öğretmenler olduğu görülecektir. Haksızlık da yapmamak gerek; zor şartlarda çalıyorlar, belki emeklerinin karşılığını tam olarak almıyorlar, birçokları iyi ortamlarda çalışamıyor olabilir. Eleştiriyi yaparken bu gibi olumsuzlukları da göz önünde bulundurmak gerek. Bir de birçoklarımızın muzdarip olduğu nice kurumlar vardır. Mevzuatın değiştiğinden haberi olmayan, önündekini okuyup ne anlatıldığı çözemeyen, vatandaşa yardımcı olamayanlar da var. Onlara da kısaca değinmekte fayda var.


Birkaç yıl önce Erciş’te resmi bir kurumda, faturaların ödendiği gişede, tavana iple asılmış, “Aymar” reklâmlarından tanıdığımız maskotun resminin bulunduğu afişi görmüştüm. O sevecen maskotun dilinden, asılı afişte şunlar yazılıydı: “acele etmeyin işler yetişir.” Maskot kendinden emin, yüzünde gülücüklerle çevreye pozitif enerji yayıyordu. Her fatura ödemeye gittiğimde gözüm o yazıya ilişir, sonra da içerideki beyefendilere uzun uzun bakardım. Masalarında oturmuş, bir elinde sigara, diğer elinde çaylarıyla günlerini gün eden beyler, kaygısız şekilde akşamın gelmesini beklerlerdi. Dışarıdakiler sırada birbirlerini itip kakarken, onlar o maskotun “acele etmeyin işler yetişir” şiarına bir güzel uyan yüz ifadeleriyle ağır ağır çalışırlardı.


Gelişmiş şehirlerde halkın bu gibi durumlara tepkisi işlerin daha hızlı ve eksiksiz yapılmasında etkili. Toplumumuzda haklarını arama ve iş takibinde bulunma kültürü gelişmemiş. Halk, bir devlet memuru karşısında daima “ezik” ve “mahçup” durmak gibi bir ruh haline sahip. Devletin kadrolu memuru sanki halk onlara muhtaçmış gibi bir efendilik psikolojisine bürünmüş. Keyfi uygulamalar, “bugün git yarın gel” gibisinden yaygın ama hiç de hoş olmayan, kişiyi karşısındakine mecbur bırakan bir psikoloji içine sokmaktadır.


Genç ve dinamik bir ülke olmakla övünürüz. Genç nüfusun geleceğimizi kurtaracağını söyler dururuz. Oysaki bu gençleri tükettiğimizi hiç düşünmeyiz. İşinde başarılı olacak, aldığı maaşı hak edecek, titiz, süratli çalışan, karşısındakini kendine muhtaç durumda bırakmadan; eğer karşıdaki olmazsa kendisinin de bir anlamının olmayacağını bilen bireylerle çalışmak iyi olmaz mı?


.Toplumu yönlendiren, işlerini süratli ve eksiksiz yapan kişiler toplumun hızını da artırırlar. Kamusal hizmet anlayışı içselleştirilmediği sürece bizlerin topyekûn gelişmişlikten söz etmesi anlamsız olacaktır. Vatandaş işlerinin görülebilmesi için vergisini ödemekte ve buna karşın hizmet beklemektedir. Oysaki ağır bürokrasi ve işinin ehli olmayan kişilerin önünü tıkadığı hizmet sektörü vatandaşı bu şekilde mağdur etmektedir. “Git”ler ve “gel”ler hayatın kâbusu oluverdiği gibi, zaman kavramının pek de önemli olmadığı toplumumuz bunun farkında olmayarak en kısa zamanda hal edilecek bir işe uzun bir zaman dilimi ayırarak üretim ve yararlılığa ayıracağı gücünü bu şekilde gereksiz işler ve ayrıntılara harcamaktan kendini alamaz. İşin en kötü tarafı ise bunun doğal bir şey olduğuna kendini inandırması ve bundan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymaması. Şöyle zamanının kıymetini bilen, planlı çalışan, duyarlı kişiler çıkıp birkaç defa tepki gösterse, bu fosil zihniyetliler canlanır mı canlanmaz mı görmek lazım?


İsmet Tunç