Perşembe, Temmuz 2

“Umut Topluyoruz”


Çocukların umutlarını mektup yarışmasıyla toplamaya karar verdik. Aslında fikir Cihat Albayrak’ındı. Yardımcı olmak da bizlere düştü. Bir grup yazı sever gencin yazılarını paylaştıkları http://edebiyatuniversitesi.ning.com/ sitesindeki gençler Doğu’daki minik kardeşleri için, anlamı büyük bir etkinlik başlattılar. Buna göre minikler birer mektup yazacak; istedikleri herhangi birine; arkadaşına, annesine, babasına, kardeşine, sevdiği bir sanatçıya ya da adını dahi bilmediği herhangi birine… Karşılığında da bu genç arkadaşlar her birine hediye birer kitap gönderecek.

Bir antropolog olarak (bu terimi duyanlar kulaklarını açıp tekrar etmemi istediklerinde, kısaca, antropoloji- insanbilim deyip işin içinden sıyrılıyorum) uçsuz bucaksız güzel yurdumda, iki yıldır ücretli öğretmenlik yapıyorum. Bu yıl Topraklı Köyü’nün Deredam Mezrası’ndayım. Okulumuz 1976 depreminden sonra prefabrik olarak kurulmuş. Biri okul, diğeri lojmanı olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Derslik olan kısmında bir derslik ve müdür odası var. Son yıllarda, müdür odası aradaki bölmeler kaldırılarak sınıfa dönüştürülmüş. Bu küçük sınıfta okula yeni başlayan minikler ders görüyor. Yanındaki asıl derslikte ise 4. ve 5. sınıflar birleşik olarak; lojman ise yine sınıfa dönüştürüşmüş ve 2. ile 3. birleşik sınıflara hizmet vermekte.

Sevgili Cihat’ın zaman zaman bu tür etkinlikleri oluyor. Bu güzel etkinlik haberini alınca ilk iş olarak çocuklara mektup yazdırmakla işe koyulduk. Onlara karışmadan hayata dair beklentilerini, hayal kırıklıklarını, sevinç ve üzüntülerini yazmalarını istedik. Öyle de yaptılar… Mektuplarını toplayıp ta İstanbullara kadar gönderdik. Birçoğu İstanbul’u uzak bir ülke olarak da bilebilir. Ama onlardan bir parça olan kırışık kâğıtları İstanbul’la tanıştı bile. Kim bilir! Belki ileride yüksek okul okumak için içlerinden birileri ilk defa İstanbul’a ayak basacak.

Abi ve ablaları mektuplarını okuyacak. Ben de fırsattan istifade düzensiz bir anda birkaç satır yazdım onlara. Olur da beklentileri karşılanmayabilir, hayal kırıklığı yaşayabilirler diye düşündüm. Çocukların durumunu kısaca anlattım.

Dünyada, küçük bir çocuğun gülümsemesini sağlamak kadar mutluluk verecek bir eylem daha yoktur galiba. Çocuklar, katılaşmış taraflarımızın ilk hallerini göstermekteler bize. Hiç bilmediğimiz hikâyeleri, ütopyaları, darmadağın fikirleri olabilir. Şöyle biraz kulak vermeyi denesek onlara… Bizleri alıp götürmekteler uzak diyarlara. Ben, sınıfta ansızın, “bir şeyler anlatmak isteyen var mı?” diye sorular sorarım. Bakıyorum devasa yaratıklardan, efsanelerden, hiç duymadığınız kahramanlardan bahsediyorlar. O an anlıyorum ki, çocuklar kaybettiğimiz taraflarımızı bize hatırlatıyorlar.

Geçen yıl Kırgız köyü olan Ulupamir’deydim. Okulun bitimine bir aylık zaman dilimi vardı. Bu çocuklara nasıl bir iş yaptırsam diye düşünmeye başladım. Ben çocukların hayalleri önemseyen biriyim. Acaba neler düşünüyorlar gündüz vakti? Ya da bir olay karşısında neler hissediyorlar? Kendi kendime birçok soruyu sormaya devam ederken, aklıma, çocukların günlük tutmaları durumunda ortaya nelerin çıkabileceği geldi. Bunun çok mühim bir olay olduğunu ve Türkçe dersi için proje ödevleri olduklarını söyledim. Zaten o köyün çocukları oldukça uysallar. Çok önemsediler söylediklerimi. Sık sık aileleriyle de bir araya geldiğim için durumu onlara da anlattım. Günlüklerin aksatılmadan yazılmasını ve ortaya çıkacak ürüne göre de karne notu vereceğimi söyledim.

Haftada bir çocukların yazdıklarını kontrol ettim. Hatalarını söyledim. Yazmayanları teşvik ettim. Aradan bir ay geçince kırk iki kişilik sınıfın yarısından çoğu işi başarmıştı. Geri kalanlara bir hafta daha zaman tanıdım. Toplamda otuzun üzerinde günlük defteri toplamıştım. Hepsini okurken tarifsiz mutlulukla doldu içim. Bunlardan birkaçını hatırı olarak yanıma aldım. O çocuklara en büyük iyiliğin kitap okuma alışkanlığı kazandırmak olduğunu biliyordum. Ve o bir sene boyunca sürekli okumaları, daha ikinci sınıf olan çocuklara birer günlük, üstelik kimileri insanın küçük dilini yutması sağlayacak kadar titizlikle yazılan birer mücevher kazandırmıştı.

Umutlarını toplamaya çalıştığımız bu çocuklardan da eminiz bizleri şaşırtan yetenekler çıkacaktır. Her şeyin özünü yitirdiği bu teknoloji çağında çocuklara kâğıdın ve kalemin kokusunu unutturmamak için bu tür güzelliklere sıkça başvurmak gerek.

İsmet Tunç
26. 05. 2009, Erciş

Van Gölü'nün Dili Olsa



Felsefede su ile ilgili, hayatın var oluşuna dair önemli çıkarsınımlar vardır. Hayatın ne olduğuna dair cevaplar içinde su, en az ateş, hava kadar önemlidir. Hindular, 21. yüzyılda, hala ilk zamanlardaki gibi, Ganj Nehri'ne olan sadakatlerini göstererek temizlenmektedirler. Yağmurla coşan Ganj'ın kollarında, bir yerlere tutunarak, o soğuk suda yıkanmanın bütün günahlarından arındırdığına inanıyorlar. Hindu bir din adamı, Ganj Nehri'nin kollarından birinin çıktığı doruklara varmaya çalışarak, suyun kutsallığına tanıklık eder. Diğer insanlar, aşağılarda yıkanırken, onlar varabilecekleri en yüksek noktalara varmaya çalışırlar. Buzların dahi erimediği bu noktalarda Ganj'ın suyunu bedenleriyle buluştururlar. Ve su, ilahi kuvvet ile bir Hindu arasında en sıkı bağı oluşturur.


Zamanımızdan yaklaşık 200 bin yıl önce, Buzul Çağın ortalarında Nemrut Dağı'ndan akan lavlar, 60 km'lik bir akım oluşturmuş ve Van Çukuru ile Muş Çukuru arasındaki su akımını engellemiş, böylelikle Van Gölü oluşmuş. Bu denli yükseklikte bu kadar güzel bir doğa olayının varlığına şahit olan dağlar, taşlar keşke dile gelse. Kim bilir bizlere ne güzel hikâyeler anlatırlar.


Su, bu coğrafyaya hayat verdi... İnsanlar geldi... İnsanlar gitti... Medeniyetler kurulup yıkıldı. Van Gölü ise hiçbir yere gitmedi/gidemedi, insanların barınağı oldu, onlara kucak açtı.


Van Gölü ile bizden önceki halklar arasında da böyle bir mistik bağ var mıydı acaba? Bir Urartulu Van Gölü'ne dair nasıl bir inanca sahipti? Yoksa onlar da bazı kabilelerin, dünyanın kendi tarlalarından doğduğuna olan inançlarının bir benzerini mi taşıyorlardı? Bir Şamanın, dünyanın Hazar Denizi'nden doğduğuna olan inancın bir benzerini, Van Gölü için de mi besliyorlardı?


Bir Medliyi, bir Urartuluyu, bir Karakoyunluyu görüp Van Gölü'ne dair efsaneleri dinleme fırsatımız olsaydı keşke. Van Gölü'nün onlar için ne anlama geldiğini öğrenir, suyun onların hayatlarındaki yerine dair birkaç düşüncemiz olurdu. Biz neden bugün Van Gölü'ne bu kadar kötü davranıyoruz sorusunu belki kendimizce cevaplamış olurduk.


Bir sabah Erciş'ten Van'a giderseniz ve kıyının berraklığına dalarsa gözleriniz, geçmişten, ta uzaklardan bir ses tırmalar kulağınızı. Bunun kimin sesi olduğunu bilmezsiniz. Sadece geçmişte Van Gölü'ne dair inançları olan biri ya da birilerinin sesi olabilir diye düşünürsünüz… Arabanın camına yüzünüzü dayayıp, gözlerinizi kıyıdan ayırmadığınız takdirde, bu güzelim gölün feryadını dinleyebilirsiniz.


O sese kulak verdiğinizde cevaplanması güç sorularla karşılaşırsınız. Neden gölümüzü kirlettiniz de, şimdi kurtarmak için çırpınıyorsunuz diyor gibiler. Ardından galeyana gelmiş bir sürü ses, birer ruh olup kıyıdan size bakıyorlar. "Biz size böylemi bıraktık gölü?" diyorlar. Cevap veremiyorsunuz. Çünkü bu çağda tüketilen ama yok olması binlerce yılı alan mamuller ürettiğimiz için, onları kullanan biri olduğumuz için ve onları göle, o insanların suyuna atıp suyu kirlettiğimiz için suçluyuz.

İnsan doğası gereği her şeyi tüketmeye programlanmış. Bu kaynakların bir gün tükeneceğini hiç mi düşünemeyiz? Kelaynaklar, pandalar, Van Kedileri ve dahası. Doğa bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı. Suyu tüketirseniz kuşu kaybedersiniz. Sazlığı kurutursanız ördeği bir daha bulamazsınız...

Aborijin öğretisinde doğaya olan saygınlık o kadar önemlidir ki, otuz kişilik bir kafilenin yemeklerini yediklerinden sonra arkalarından hiç atık bırakmadıklarını görürsünüz. Onların inançlarına göre; doğadan gelen her şey yeniden doğaya dönecektir ve doğaya zarar vermek doğanın gazabına uğramak demektir. Tıpkı Kızılderililerde olduğu gibi... Nitekim beyaz adam, kazmayı maden için yere vurduğunda, Kızılderililer toprağın karnının deşildiğini görmüş ve o acıyı içlerinde hissetmişlerdi. Kızılderili inançlarına göre, toprağa zarar verilmemeliydi, toprak kutsaldı ve onlara yiyecek veriyordu.

Biz doğaya bağımlıyız. Doğa yok oldukça kendimizi yok ediyoruz. Bir Van Gölümüz var, belki onu da yitireceğiz. Mavinin bin bir tonu, martılar, kızıl güneş olmayacak. Nemrut, Süphan bize küsecek, flamingolar terk edecek bizleri. İnci Kefali suda dans edemeyecek artık. Van Gölü'nün dili olsa da konuşsa...


Foto: Ali Dağer

İsmet Tunç





"1915'in Romanı": Sona

2008’in Mayıs ayında Sona adıyla tarihi bir roman yayımlandı. Kitabın yazarı Eyyüp Altun.… Romanın ikinci basımı Mayıs 2009’da gerçekleştirildi. Teknik açıdan yeniden gözden geçirilen Sona, “1915’in Romanı” tanımlamasını daha bir hak etmişe benziyor.


Ermeni meselesi Türk toplumu için aşil topuğu konularından biri. Her yıl 24 Nisan gelmeden gözler ABD’ye çevrilir ve üzerine tahminlerin, varsayımların yürütüldüğü “soykırım diyecek mi, demeyecek mi?” tartışmaları yapılır. Ermeni meselesinin birinci gündem maddesi olma özelliğini her daim sürdürdüğü ülkemizde Sona’yı okumak kendimize yapacağımız en büyük iyiliklerden biri olmalı. Her şey önce alanında ilk olma özelliği taşıyan bu roman, Eganis (Erciş) merkezli 1915 olaylarını etraflıca irdeliyor. Eyüp Altun, romana şu cümleyle başlıyor: “Kızlarım Sona Zilan ve Asya Kilim ile oğlum Muhammet Nogay’a…” Romanın ithaf kısmı, bana, yazarın tarihi roman yazmada yeterli derecede gerekçeleri olduğunu anımsattı. Türkçe, Kürtçe ve Ermenice armonik bir tadı veren ithaf kısmı, zevkle okunacak bir romana harika bir ekleme olmuş.


Yazar romana başlamadan önce iyi bir kaynak taraması yapmış; dönemin sosyo-kültürel yapısına ilişkin önemli kaynakları derlemiş. Bunu, romanı okuyunca anlamak mümkün. Yazar, günlük yaşamı olduğu gibi romana aktarmaya gayret etmiş.


Roman 1912 yılının yaz sonuyla başlıyor. Günlük yaşamın sıradan öğelerinin anlatıldığı cümleler, yerini yavaş yavaş oluşacak puslu bir havaya bırakıyor. Türk genci Gazi ile Ermeni kızı güzel Sona’nın bir düğünde bakışmalarıyla başlayan ve tarifi zor aşkın, ancak yaşanarak görülecek atmosferine yenik düşmeleri ve sonrasında bilindik kendi sınırları içinde kalma; cemaatine, dinine, tabularına karşı gelme üzerine iç hesaplamalar, sadakatler, önüne geçilemeyen tutkular ve umutsuzluklar… Bir yanda ülküsü olan gençler, diğer yanda tabulara karşı gelmekten çekinmeyen aşk müptelası aynı gençler. Arada roller değişse de yazar hakikatleri düşüncelere yerleştirmekten geri durmamış. Sanki aşk, puslu ortamın tuzu bireri olmuş; toplumsal döngüye göre evirilmeyi başarıyla gerçekleştiriyor.


Roman, yazarın kahraman olarak seçtiği Gazi ve Sona üzerine odaklansa da, gerçekte Gazi ve Sona ancak diğer roman kahramanları kadar göz önündeler. Gazi ve Sona dışındaki karakterler özenle seçilmiş. Ermeni, Türk ve Kürt karakterler sorunu çözmek için içten gelen bir duyumsama yaşamaktalar. Ne var ki iyi düşünenlerin her daim azınlıkta kaldığı, günümüzde bile onuncu köye gönderilenler misali o kişiler de kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalıyorlar.


Kimi zaman bu kahramanların Gazi ve Sona’dan daha aktif oldukları ve olayın seyrini değiştirmede yazarın daha fazla yüklendiği karakterler olabiliyorlar. Kanaatimce, yazar, romanın yükünü eşit bölüştürdüğü karakterlerle, romanın tekdüzeliğine de engel olmuş. Bu şekilde roman canlı öğeler; olay, olgu ve kişisel arasında başladığı andan itibaren okuyucuyu etkisine almayı başarıyor. Okuyucu o dönemdeki toplumsal renkliliğe özlem duymaktan kendini alamıyor.


Romanın en önemli dikkat çeken yönlerinden biri de çokkültürcülük üzerine çokça vurgu yapılmış olması. Yazarın romana başlarken çokkültürcülük üzerine yaratılan iyimser tavrı, romanın bitiminde yerini derin bir üzüntüye bırakıyor. Sanki elindeki şekeri alınmış bir bayram çocuğunun ruh haline bürünüyor yazar. Sürekli o güzel ve mutlu günlerden dem vuruyor. Kültürün “özel” anlarına vurgu yapmadan geçemiyor. Bir yörede ortak kurallar koymuş ve buna göre oluşturdukları kültürü yerle bir edenler yazarı oldukça üzmektedir. Yazarın başından beri yapmak istediği şey, tarafsızlığını sürdürüp yarattığı kahramanlara yol göstermek ve her köşe başında görünen aksakallı dede misali bu kültürel birikimi onlara hatırlatmak. Roman baştan sonuna kadar satır aralarında kültürün “biricik” ve “özel” oluşuna vurgu yapıyor.


Romanda, Osman Kâhya’nın bir Ermeni’ye konuk olurken yazarın verdiği ayrıntı kültürün özel yönüne önemli bir vurgu yapmaktadır. “Evin genci ateşi düşmekte olan ocağı kucağında getirdiği yeni odunlarla desteklerken ailenin yaşlı ailesiyle genç gelini kenarları kırmızı renkli dantelle dönülmüş geniş bir bez sofrayı yere serdikten sonra üzeri ceviz ağacından yapılma yan tarafları türlü kabartma desenlerle kaplı ahşap sofrayı ilgiyle izlerken Ermenilerin sanata önem verdiklerine bir kez daha hükmetti.”


Romandan, Ermeni sorunun kaynağını Rusya güdümündeki Taşnak Partisi ve İttihad ve Terakki’nin yeni cumhuriyete ilişkin kurdukları planlardan kaynaklandığını görmek mümkün. Nihayetinde devlet destekli derin devlet oluşumuna ilişkin izler de kendini ele veriyor. İttihad ve Terakki kurmaylarının vatanseverlik duyguları olanlarla kurdukları yakın ilişkiler –örneğin Gazi gibi- ve sonrasında bunların ajan olarak kullanılmasıyla savaşın boyutlarının farklı alanlara kaydığını da görmekteyiz. Keza aynı durum Ermeni gençlerinin Taşnak ve Rusya tarafından kullanılması da aynı sonuçları veriyor.


Bir Ermeni komitacının Ermenilerin doğu politikasını değerlendirirken Rusya ile olan ilişkilere dair söyledikleri olayın daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Komita liderlerinden olan Vartan’ın Kürt Osman Kâhya’ya söyledikleri şöyle. “… Rusya meselesine gelince kuzu her zaman kurtla dost olmayı istemiştir. Ancak kurt hiçbir suretle buna yanaşmamıştır çünkü kuvvet ondandır ve kuzunun er veya geç onun sofrasını şenlendireceğini bilmektedir. Kuzu da bunun farkındadır aslında. Bu gerçekler ortada duruyorken, ormanın içinden bir ayı çıkıp gelir ve kurdun karşısına dikilir. Kuzu bu kavgada hangisi kazanırsa kazansın kendisinin kaybetme tehlikesinin hep olacağını bilmesine bilir, lakin iki canavarın çarpışmasını kendisine zaman kazandıracağını tabii olarak düşünür. Bunun için ayının kurdun karşısına çıkması her zaman kuzunun işine gelecektir. Bu misaldeki kuzu biz Ermenileriz. Kurt Osmanlı, ayı ise Rusya’dır. Söyler misin Osman Efendi, kuzunun başka çaresi var mıdır?”


Yazar, Hamidiye Alayları’na ilişkin de, Sultan Abdulhamid’in yıllar önce kurduğu bu alayların İttihad ve Terakki döneminde nasıl faal olduklarını ve yer yer merkezi idareden bağımsız hareket ettiklerini önemle vurguluyor. Hatta romandaki Kürt liderin kimi zaman baskı kurularak idare edilmeye çalışıldığını görmek mümkün. Hamidiye Alayları, O dönem İttihad ve Terakki’nin Ermenilerle yaptığı görüşmelerden sonuç alamaması sonucu başvurduğu son seçenek olarak gösterilmekte. Burada ortaya konulmuş bir strateji var; bundan Ermeniler, Türkler ve Kürtler kendilerince en uygun olanı almak isteyeceklerdir. Ermenilerle yapılmakta olan görüşmeden sonuç alınmaz; çünkü Rusya’ya olan aşırı güven ve verilen sözlerden geri dönmek istenmemesi Ermenilerin barışmak istememelerinde temel nedenlerdendir. Kürtlere gelince; Kürtler Ermeniler yerine Osmanlı’nın yanında yer almış ve muhtemelen Hamidiye Alayları kuruluşundan beri en ses getirdikleri bir role soyunmuşlar; bu da ya Osmanlı ile savaşa tutuşacak ya da Osmanlı’nın yanında Ermenilere karşı duracak ve sonrasından gelirden pay alacak.


Ne var ki, bölgede görev yapan askerlerin hepsi de İttihad ve Terakki zihniyeti taşımamaktadır. Yazarın bu yönde öne sürdüğü bir karakter de merkez karakol komutanı Hikmet Bey’dir. Eganis’te herhangi bir olumsuzluğun yaşanmaması için adeta diken üzerinde durmaktadır. Bir toplantıda olayın vahimiyetine dair şöyle bir konuşma yapar: “Ermenilerle aramızda bir husumet çıkmasını istemiyorum. Onlarla iyi geçinmelisiniz. Onlara baskı yaparak Taşnak Partisi’nin ekmeğine yağ sürmemelisiniz. Unutmayın ki Osmanlı’nın en sadık tebaalarından biri de Ermenilerdir. Osmanlı’nın Ermeni halkıyla hiçbir meselesi yoktur. Elinizden geliyorsa Ermeni ailelerle herhangi bir sebeple dargınlık yaşayan Müslümanları barıştırınız. Bu konuda bana ihtiyaç olursa seve seve gelirim.”


Yazarın kimi kaynaklardan derlediği bilgilerden yola çıkarak, Osmanlı yönetiminin Ermenilere vermeyi düşündüğü bölgeleri de romanında işlemiş. Osmanlı yönetimi Erzurum’da toplanan Taşnak Partisi’nce alınacak kararları kendilerine iletilmesi için ve kendi aldıkları kararları da karşı tarafa aktarmak amacıyla üç kişilik bir heyet oluştururlar. Bahattin Şakir, Naci ve Halil Beyler Erzurum’a gelir ve parti yetkilileriyle valilikte uygun bir odada görüşmeye başlarlar. Ermeni temsilciler ise -yine yazarın gerçek hayattan aktardığı- Vramyan, Malumyan ve Rostom’dur. İlk sözü Bahattin Şakir Bey alır ve tedirgin olduğu halde şöyle konuşmaya başlar: “Olası bir Türk-Rus harbinde, Rus egemenliğindeki Ermeni şehirlerinde çarlık karşıtı isyanlar çıkarmanız ve Osmanlı topraklarında düşman kuvvetlerine karşı mukabele etmeniz durumunda temsil ettiğiniz Ermeni halkına muhtariyet verilecektir. Buna göre; Ruslardan geri aldığımız Ermeni şehirlerinin tamamında, ülkemiz sınırları içinde ise Van bölgesinin tamamında, Erzurum, Muş ve Bitlis illerinin de bir bölümünde Ermeni milletine muhtariyet verilmesi hükümet kararı olarak benimsenmiştir. Bu teklifimizi kongrenizde değerlendirmenizi ve çıkacak sonucu hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde tarafımıza bildirmenizi rica ediyorum.”


Görüşmeler anayasal güvencelerden birçok farklı konulara değin farklı konularda sürdürülür, yazılı hale getiriliri. Ne var ki Ermeniler Ruslara verdikleri sözlerden de dönmek istememekteler. Sonrasına kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan “keşke bu öneriler daha önce yapılsaydı” diyecekler bile olacaktı. Osmanlı yaralı bir kurt, Rusya dünyadaki en güçlü devletlerden biriydi. Ruslara karşı isyan çıkarmak zor olacakken, Osmanlı’dan parça koparmak daha kolaydı. Yazarın ifadesiyle “Vramyan kafasında dolaşan tilkilerin kuyruklarının birbirine değmemesine özen göstererek” karşındaki Osmanlı heyetine şunları söyledi: “Büyük Osmanlı devletinin şanına yakışır bir çare getireceğini ve sonunda Ermeni kullarının yüzünü güldüreceğini hep düşünürdük. Demek, bugüne kısmetmiş… Padişahımıza ve hükümetimize muteşekkir olduğumuzu bildirmek isterim. Bu kararla karşısında hissiyatımın arttığını açıkça itiraf etmek istiyorum. Ermeni halkı buna çok sevinecektir. Asırlar süren dostluğumuz ve bağlığımız inanıyorum bir o kadar daha devam edecektir. Yetkili kurullarımızda bu teklifler değerlendirilip olumlu olacağına inandığım kararlarımız tarafınıza en kısa zamanda bildirilecektir.”


Romanın en trajik bölümleri karşılıklı çatışmaların olduğu bölümler. Yazar Ermeni çetelerinin yaptığı kıyımları anlatırken de Ermenilerin maruz kaldıkları kıyımları anlatırken de üçüncü kişi olarak kalmaya özen göstermektedir. Kanaatimce roman zaman zaman tarih kitabı olmak ile tarihi roman olmak arasında gidip gelmektedir. Bu da yazarın durum değerlendirmelerine çokça yer vermesi ve olayın kültürel boyutuna fazla takılmasından kaynaklanmaktadır. İlk baskıda görülen bu durum ikinci baskıyla giderilmiş gibi. Yazar haklı olarak bir arada yaşamanın mükemmel bir mozaik oluşturacağını kahramanlarına düşündürtmektedir. Lakin olaylar yazarın bütün çabalarına rağmen aksi yönde gerçekleşmekte ve bu da yazarın yeniden güzel günleri hatırlatmasına neden olmaktadır. Yazar, yer yer kahramanlarına seslenip; “ben size demedim mi?” der gibidir.


Sona konusu itibariyle iyi kurgulanmış bir roman. Sürükleyici, farklı ve betimlemeleri derin olmasına karşın “kültür” teması odaklı yorumlamalarıyla okunmayı hak eden bir kitap. Eganis (Erciş)’in üzüm bağları, birbirine karışan çan ile ezan sesinden kimsenin rahatsızlık duymadığı engin hoşgörü ortamı ve savaşın ağır kokusuyla bizleri 1915 Eganisi’ne şöyle bir gezintiye çıkarıyor. O günlere dair kaybolanları yeniden hatırlamak, üzerinde yaşadığımız coğrafyada bizden ibaret olmayan kesitleri ya da öyle sandığımız tarihi mirası düşünmek bizleri derin düşüncelere daldıracaktır. Böylece algılarımızdaki kimi kötü öğeleri ve günlük hayatlarımızın bir parçası halin gelen kimi söylemlerden bir nebze olsun kurtulabiliriz.


Kitap "Tanrı Yanılanları Affetmez" deyişini de kapağında taşıyor. Esasen “tarih yanılanları affetmez” olan bu özdeyiş, belki de yazarın kimi yerlere bir gönderme yapmak istemesinden dolayı bu şekilde yazılmış.


Sona, 2. baskı Mayıs 2009, Logos Yayınları.


İsmet Tunç

Tipik Memur

Bir insanın ölümü hayattan göç edişiyle değil, yaşarken varlığının farkında olmayışı ve sıradanlaşmasıyla gerçekleşir. Böyle kişiler sadece aynı şeyi yapar ve bunun ne anlama geldiğinden pek haberdar değiller. Bunların en “tipik”leri ise memurlardır. İşçisi belki kitap görmemiş, çiftçisi belki topraktan belini doğrultamamış, inşaatçısı belki hiç toplumsal bir varlık olduğundan haberdar olamamıştır… Ya memuru?


Günümüz yaşam koşullarının insanı ne denli zorladığı ortada. Bunca zorluğa rağmen ayakta durmak, her günün sabahına kalkmak ve başını yastığa koyarken bir geceye daha merhaba demek… Elbette zor olsa gerek... Yine de bu koşullarda birçok insan memur olmak istiyor. Memurluk devletin insana verebileceği en güzel hediye olsa gerek. Bir diğer güne kaygısızca uyanmak, bir işe ve aybaşı beklenen bir maaşa sahip olmak. Ona göre harcama yapmak, ütülü pantolon, gömlek ve kravatla dolaşmak... Bütün bunlar az çok ayrıcalıklı bir kesim olan memurlara has özellikler. Her ne kadar çoğu memur aç olduğunu, aybaşını zor getirdiğini, geçim sıkıntısından dem vurduğunu bağıra bağıra dile getirse de, yapılan sınavlar ya da az kontenjana binlerce başvuru şunu gösteriyor ki, memurluk hâlâ en gözde meslek.


Hayatını düzene sokan bir insan, daha doğrusu bir memur, çoğu zaman sıradanlaşıyor. Bu sıradanlaşma ilkin algılarının köreltmeyle başlıyor. Bu algılar daha çok başka yönlerde çalışmaya başlar. Bunlar; marka elbiseler, marketlerin en güzel reyonlarından alınan yiyecekler ve bol gırgır ile şamatanın eksik olmadığı sohbetlere yöneliyor. Ya da epey cimri olup kısa zamanda araba ve ev hayalleri için para biriktirmeye başlıyor. Bir de evlilik varsa daha da pasifleşiyor kişi. Kendini evine ve ailesine adıyor. Bir arkadaşım öğretmen olmadan önce, evini nasıl kitaplarla dolduracağından, tüm felsefe setlerini alacağından ve bilinen edebiyat klasiklerini alıp tümünü okuyacağından bahseder dururdu. Ben okumayacağını bilirdim ama hayallerine de karışmak istemezdim. Çünkü o da sisteme uyumlu bir insandı. Rahatına düşkün, bulabildiği şeyi okuyan ve okumak için de bir şeyler bulmak için çabalamayanlardandı; sonra evlendi. Bir gün sorduğumda aldığım cevap beni şaşırtmadı, ne bekliyordum ki?


Tipik memur kategorisindekiler bir şehre gittiklerinde sahaflar ya da kitapçılar hiç akıllarına gelmez. Şehrin en şık mağazalarına uğrar kredi kartlarıyla bir güzel süslenirler. Hayatın cafcaflı tarafı her daim galip gelir. Bir eğitimcinin her sene aynı konuyu ders kitaplarından anlattığını düşünürsek, tipikleşmenin boyutunu daha iyi anlarız.


Bire bir gözlemleyin memur kesimini. Kırtasiyeye çokça uğrar ama sadece kırtasiye malzemesi alırlar. Kitapçıya uğrayanı arayasın ki bulasın… Yapılan araştırmalar bırakan devlet memurlarından eğitimin içinde olmayanları, üniversite hocalarının bile doğru düzgün kitap okuma alışkanlığının olmadığını gösteriyor. Senede birkaç kitap alırlar ya da almazlar. Aldıkları ise odalarında süs mahiyetinde durur ki, bunlar, eşe dosta karşı mahcup olmamak içindir.

“Bu saatten sonra kendimi neden yorayım, kaygım yok” demek hayat felsefelerini en güzel şekilde özetliyor. Türkiye gibi tatil cenneti olan bir ülkede en fazla beş ay çalışılıyor. Hesaplarsak eğer, bir öğretmen milli ve dini bayramlar ile diğer tatil günleri hariç ortalama 180 iş günü çalışmış oluyor. Bunun yanında iki haftalık da izni bulunuyor. Bir de arada hastalığı varsayarsak geriye çalışılan süre beş ayı bile bulmuyor. Geriye kalan yedi ay boyunca nelerin yapıldığı sorgulanırsa eğer, beş kitabın bile okunmadığı garanti edilecektir.


Bütün bu benzeri yönlerden değerlendirmelerden sonra, ülke neden geri kalmış? sorusu çok güzel bir şekilde cevaplanmış oluyor. Kendini geliştirmek, birilerine yol göstermek, vizyon sahibi olmak ve misyon yüklenmek bir memura üç gömlek fazla gelen işler. Ev kirası, çocukların bakımı, ulaşım, büyük şehirlerin dezavantajları vs. vs. Bunlar her daim olan ve olmaya devam edecek, hiç de tükenmeyecek olumsuzluklar. Hiçbiri de okumayı ve düşünmeyi engelleyecek kadar güçlü bir olguya benzemiyor. Toplumsal algılar maalesef bizleri “tipik memur” kalıbından öteye götüremedi. Bazıların yaptığı gibi bol müzik, bol yemek, bol eğlence… Beyni uyuşturup kitap okuma yetisini kaybettikten sonra geriye sadece “tipik” bir “insan” olmak kalıyor.


Amacım elbette birilerini kötülemek değil. “Eleştiri ile kötüleme arasındaki fark”ı bilirsek duracağımız sınırı da biliriz. Eleştiri gelişim için güzel bir basamaktır. Ülkemiz okuma oranında dünya sıralamalarının hiç de istenmeyen basamaklarında bulunuyor. Bir çocuk anne ve babasını okumayla örnek almıyor, çünkü anne ve babanın elinde kitap görmüyor. Okul bitince annelerin yaptığı ilk iş, tüm kitapları toplayıp ya evin bodrumuna ya da evin çatısına atmak... Evde kitap ve kütüphane olgusu/kültürü yerleşmemiş. Bu çocuk kitaptan habersiz, sadece kendinden istenenlerle büyüyor, okuyor, memur oluyor.


12 Eylül darbesinden sonra eğitimde köklü değişikler meydana geldi. Okuyan, sorgulayan, karşılaştıran, çözüm odaklı düşünen, çok kapsamlı insan/öğrenci modeli yerine; test çözmeye alıştırılmış, kısa yoldan cevabı bulmayı beceren öğrenci modeline geçildi. Böylece düşünmeye fırsat verilmediği için de sistem başta olmak üzere her türlü hâkim odak noktası da tehlikeden kurtulmuş oluyordu. Bugün gelinen noktada üniversite sınavında başarılı olmak için bu sistemi en iyi şekilde özümsemek gerekiyor. Durmadan test çözüp kapsamlı düşünme yetisini yitiren bir öğrenci sınavda üstün başarı göstermesine rağmen kendisini ifade edecek özgüvenden de yoksundur. Böylece üniversite rahat bir ortama balıklama dalınca ilk iki yılı böylece heba etmektedir. Kpss ve ders işlemeleri ile okulu bitime telaşı da kalan iki yılı alıp götürmektedir. Alın size gittiği gibi dönen bir “tipik memur” tipi.


Yukarıdaki yazının konusu her ne kadar genel memur profili olsa da, başkahramanların öğretmenler olduğu görülecektir. Haksızlık da yapmamak gerek; zor şartlarda çalıyorlar, belki emeklerinin karşılığını tam olarak almıyorlar, birçokları iyi ortamlarda çalışamıyor olabilir. Eleştiriyi yaparken bu gibi olumsuzlukları da göz önünde bulundurmak gerek. Bir de birçoklarımızın muzdarip olduğu nice kurumlar vardır. Mevzuatın değiştiğinden haberi olmayan, önündekini okuyup ne anlatıldığı çözemeyen, vatandaşa yardımcı olamayanlar da var. Onlara da kısaca değinmekte fayda var.


Birkaç yıl önce Erciş’te resmi bir kurumda, faturaların ödendiği gişede, tavana iple asılmış, “Aymar” reklâmlarından tanıdığımız maskotun resminin bulunduğu afişi görmüştüm. O sevecen maskotun dilinden, asılı afişte şunlar yazılıydı: “acele etmeyin işler yetişir.” Maskot kendinden emin, yüzünde gülücüklerle çevreye pozitif enerji yayıyordu. Her fatura ödemeye gittiğimde gözüm o yazıya ilişir, sonra da içerideki beyefendilere uzun uzun bakardım. Masalarında oturmuş, bir elinde sigara, diğer elinde çaylarıyla günlerini gün eden beyler, kaygısız şekilde akşamın gelmesini beklerlerdi. Dışarıdakiler sırada birbirlerini itip kakarken, onlar o maskotun “acele etmeyin işler yetişir” şiarına bir güzel uyan yüz ifadeleriyle ağır ağır çalışırlardı.


Gelişmiş şehirlerde halkın bu gibi durumlara tepkisi işlerin daha hızlı ve eksiksiz yapılmasında etkili. Toplumumuzda haklarını arama ve iş takibinde bulunma kültürü gelişmemiş. Halk, bir devlet memuru karşısında daima “ezik” ve “mahçup” durmak gibi bir ruh haline sahip. Devletin kadrolu memuru sanki halk onlara muhtaçmış gibi bir efendilik psikolojisine bürünmüş. Keyfi uygulamalar, “bugün git yarın gel” gibisinden yaygın ama hiç de hoş olmayan, kişiyi karşısındakine mecbur bırakan bir psikoloji içine sokmaktadır.


Genç ve dinamik bir ülke olmakla övünürüz. Genç nüfusun geleceğimizi kurtaracağını söyler dururuz. Oysaki bu gençleri tükettiğimizi hiç düşünmeyiz. İşinde başarılı olacak, aldığı maaşı hak edecek, titiz, süratli çalışan, karşısındakini kendine muhtaç durumda bırakmadan; eğer karşıdaki olmazsa kendisinin de bir anlamının olmayacağını bilen bireylerle çalışmak iyi olmaz mı?


.Toplumu yönlendiren, işlerini süratli ve eksiksiz yapan kişiler toplumun hızını da artırırlar. Kamusal hizmet anlayışı içselleştirilmediği sürece bizlerin topyekûn gelişmişlikten söz etmesi anlamsız olacaktır. Vatandaş işlerinin görülebilmesi için vergisini ödemekte ve buna karşın hizmet beklemektedir. Oysaki ağır bürokrasi ve işinin ehli olmayan kişilerin önünü tıkadığı hizmet sektörü vatandaşı bu şekilde mağdur etmektedir. “Git”ler ve “gel”ler hayatın kâbusu oluverdiği gibi, zaman kavramının pek de önemli olmadığı toplumumuz bunun farkında olmayarak en kısa zamanda hal edilecek bir işe uzun bir zaman dilimi ayırarak üretim ve yararlılığa ayıracağı gücünü bu şekilde gereksiz işler ve ayrıntılara harcamaktan kendini alamaz. İşin en kötü tarafı ise bunun doğal bir şey olduğuna kendini inandırması ve bundan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymaması. Şöyle zamanının kıymetini bilen, planlı çalışan, duyarlı kişiler çıkıp birkaç defa tepki gösterse, bu fosil zihniyetliler canlanır mı canlanmaz mı görmek lazım?


İsmet Tunç

Jön Türk Hareketinin Doğuşu: “İttihad-Terakki ve Masonluk”

Jön Türklerin ortaya çıkışı, o dönem tarihçilerince 1889 yılı olarak kabul edilir. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak bilinen, bugünkü adıyla askeri tıbbiye öğrencilerinin gizliden kurduğu bir dernek olan Jön Türk hareketi, beş yıl gizliden faaliyet gösterdi. Dernek 1895 yılında gün ışığına çıktı. Padişah 1892 yılına bu cemiyetin varlığından haberdar olmuştu. Bu cemiyetin önderi Arnavut kökenli bir subay olan İbrahim Temmo idi.


Söylentilere göre İbrahim Temmo, cemiyeti kurmadan bir yıl önce Arnavutluk’a denizyoluyla ailesini görmeye giderken, seyahatine İtalya gezisini de eklemiş. İbrahim Temmo Napoli ile Brindisi’de kaldığı süre içinde bir arkadaşının vasıtasıyla bir mason locasını ziyaret etmiş. Bu locanın (carbonari) İtalya tarihinde oynadığı derin rolü öğrendikten sonra çok etkilenmiş ve Türkiye’de de benzer bir örgütlemenin gerektiğini düşünmüş. Zaten mason locaları Osmnalı topraklarında faaliyet alanı bulamadıklarından Balkanlar’daki İttihad-Terakki hareketine destek vermeyi bir fırsat olarak görmekteydiler. Böylece padişahın mutlak otoritesini zayıflatıp ortama sızmayı düşünmüşlerdir.


Sonraki dönemlerde İttihad- Terakki mensupları İtalyan mason localarının birer üyesi olan ve “birader” olarak kabul edilen loca mensupları derin ilişki içinde bulunmuşlardır. Jön Türk hareketi İtalya eksenli siyasi yelpaze içinde gelişmiş, Trablusgarp savaşı ile bu ilişki ulusu koruma yönünde ağır basmıştır. Jön Türkler ile İtalyan masonların ilişkileri loca örgütlenmeleri şeklinde devam ettiyse de, siyasi arenadaki çekişmeler ve çıkarlar ilişkileri farklı yönlerde geliştirdi.


Jön Türk hareketinin kurucuları mason locasının kriterlerine göre örgütlenmişler. İtalyan Maşrak-ı Azamı tarih arşivindeki bilgilere göre 1906 yılında kurulan İttihat ve Terakki’nin karargâhı Selanik’tir. Bu cemiyet başlangıçta on üyeyle kuruluyor. Bunlara yaşlarına göre birer numara veriliyor ve birden ona kadar sıralanıyorlar. Kuruluşu yönetmek üzere dört üye seçiliyor. Bilindiği gibi bunlar; Mehmet Talat, Rahmi bin Rıza, Mithat Şükrü ve İsmail Hakkı Canbolat’tı. Bunlar Canbolat dışında İtalyan Macedonia Risorta locasında 1903 yılında tekris edilmişlerdi. 1906 yılına gelinceye dek hepsinin de bu tarihe yakın tarihlerde bu locadan tekris edildikleri görülüyor. Unvanları, doğum tarihleri ve yerleri, tekris tarihleri ayrıntılı bir biçimde verilmiş. Daha sonra Osmanlı mebusan meclisine seçilmişler ve vekil olmuşlar. Örneğin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılan ve geleceğin maliye nazırı olacak olan Mehmet Cavit “aynı zamanda İspanyol Maşrak-ı Azamı’na bağlı olan Selanik’teki Perseverancia locasının da üyesiydi.”


Bu süreçte karşımıza önemli bir kişi çıkıyor. Emanuel Karasu. Carosso adı sonradan Karasu olarak Türkçeleşmiştir. Belgede Karasu 1902’nin sonuyla 1903’ün ilk günleri arasında 13450 matrükül numarasıyla çıraklık derecesiyle locaya tekris edilmiş. Emanuel Karasu İtalyan locası ile Jön Türkler arasındaki bağlantıları sağlayan kişidir. Mason localarında Jön Türklerin toplantılarının yapılması fikrini o ortaya atmıştır. Böylece İtalyan locaları ile Jön Türkler birlikte toplantı yapıp siyasal ve toplumsal alanda etkin olma planları yapmışlardır. Birinci dünya savaşında Jön Türkler tarafından iaşe müffetişliğine getirilen Karasu, İngiliz Times gazetesinin, Karasu’nun öldüğü zaman yaptığı haberde; sivil halka dağıtılması gereken malzemeleri onlara ulaştırmadığı, bunlardan haksız kazanç sağladığı, 2 milyon Türk lirasından fazla bir meblağı zimmetine geçirdiği yazıyordu. O dönemde sivil halk ekmek başta olmak üzere pek çok ihtiyacını karşılayamamış, küflü ekmek yemişti. Açlıktan ve sefaletten ölenlerin de sayısı azımsanmayacak derecedeydi. Karasu, Makedonya’nın Yunanistan’a ait olduğu 1919’da Makedonya’yı terk eden Selanikli bir Yahudi bir avukattı. Kızı ile birlikte Napoli’ye gelip yerleşmişti. Yine Jön Türk hareketine sonradan katılan ve Osmanlı sarayında etkin olan, sonradan İttihat ve Terakki bünyesinde önemli görevlere getirilen şahıslar da İtalyan localarına kayıtlı kişilerdi.


Balkanlar’da aşlayan ve mason localarının desteğiyle siyasal alanda önemli tecrübeler edinen Jön Türkler, muhakkak ki Osmanlı toplumuna değişik bir hava getirmişlerdir. Maceracı yönleri onları tarihin derin kuyularına atmışsa da, tarihçi Mustafa armağan’ın deyimiyle kötü niyetli değillerdi.


İsmet Tunç

Turan, Turancılık ve Turan Ütopyası

20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan bir akım olan Turancılık, doğduğu topraklar olan Macaristan'da unutuldu fakat onu sahiplenen Türkiye'de ciddi bir siyasi yön ve kuvvet buldu,


Osmanlı'nın yıkılış zamanlarında ortaya çıkan ideolojilerden biri de Turancılık'tı ve kurtuluş reçetelerinden biri oldu. Ortaya çıkışından sonra geniş bir etki bıraktı, Bir ütopyaya dönüştü, günümüzde hala tartışılan Sarıkamış faciasının nedenlerinden biri olarak yakın tarihimize damgasını vurdu. Yirminci yüzyılda etkisi en çok hissedilen ideolojilerden biri oldu.


Turancılık başka bir milletin aydınları tarafından oluşturulan bir ideoloji, tıpkı Türkçülük gibi& Türkçülük, özellikle Türkiyey'e göç eden Tatar ve Kırım Türklerince geliştirmişti. Turancılık ise Macarlar tarafından, Türkleri de içeren, ama Macar ulusunun önder olacağı bir dünya düzeni olarak tasarlanıp tanıtılmıştır.


Turan ülkesi halk esasına göre değil, coğrafik sınırlara göre çizliyordu. Bu ülkeler; Önder' ülke olarak Macaristan, Finlandiya, Bulgaristan (bir ölçüde), Türkiye, Japonya, Çin, Tibet, Nepal ve Siyam'dan oluşuyordu. Zaten Japonların "Asya Asyalılarındır" sözü Turan Cemiyeti'nin çalışmalarında önemli etki yapmıştır.


1910 yılında Macaristanda doğan bir hareket olan Turancılık, Türkiye'de oldukça ses getirdi. Jön Türkler bu akımın Türkiye'deki temsilcisi oldular. İki yıl sonra Türk Ocakları kuruldu. Her şeyin Türk eksenli olduğu düşüncesi yaygınlaştı, Hatta "Mussoli faşizmi bile Türk faşiziminden çok sonra meydana gelmiştir" denildi. Turan Cemiyeti'i Türkiye ile olan bağlarını o kadar yürekten söylüyorlardı ki, tek parti, tek lider, tek program ve meydanlarda kılıç zoruyla kazanılmış bir savaş. Cemiyet üyeleri faşizmin savaşta kazanıldığını ve İtalya'dan çok önce zaten Türkiye'de mevcut olduğunu dile getiriyorlardı. "Onlara göre faşizmin gururunu Türkler duymalıydı".


Macarlar 10. yüzyılda bugünkü yurtları olan Karpat ovasına yerleşmeden önce dillerine binden fazla Türkçe girmişti. Yapılan araştırma ve çalışmalar Macarları Türklere bağlamıştır. 19. yüzyılın ortalarında ve son çeyreğinde yapılan çalışmalar iki tezi karşı karşıya getiriyordu. Biri Macarca'nın Fin-Ugor dil ailesinden, diğeri ise Türkçe'nin de dahil olduğu Ural-Aitay dil ailesinden olduğu tezleriydi.


Bu tartışmayı gerçek bir "dil savaşına" çeviren ise; uzun yıllar Osmanlı diyarını gezen, Abdulaziz takma adıyla üç yıl boyunca Orta Asya'da araştırmalar yapan ve çalışmalarını "Bir Sahte Dervişin Orta Asya Seyahatları" adıyla yayımladıktan sonra Avrupa'da özellikle İngiltere'de ünlenen Armin Vambéry'di. Koyu bir Türk yanlısı olan bu şahıs, birçok çalışmaya imza atmış, Macar ile Türkleri ortak bir noktada birleştirmeyi hedeflemişti. Zaten kendisi dünyada ilk Türkolog ve türkçeyi üniversitede kürsü olarak açan ilk bilim adamıydı.


Turancılık günümüzde hala etkisini yitirmeyen bir akım. Peki, neydi bu akımı doğup yerleştiği topraklarda yani Macaristan'da unutmaya yüz tutan nedenler? Neden kurulduktan iki yıl sonra Türkiye'de Türk Ocakları olarak kurulup hala unutulmaması sağlandı?


Macarlar kökenlerini ararken kendilerine bir de ortak arıyorlardı. Bu da Türkiye'den iyisi olamazdı galiba: Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı'nın son dönemlerinde özellikle modernizasyonda hatırı sayılır çalışmalar yapmıştı. Demir ağların yerleşmesi, teknik elemanın yetiştirilmesi, mali ve ekonomik yapının iyileştirilmesi için ön çalışmalar ve daha nice sayısız alanda önemli destekler bu devletlerden gelmişti. İyi bir dost ve müttefik olan bu devletler, Osmanlı'nın yanından neden ayrılmamışlardı? Nedeni olası bir savaşta yanlarında üç kıtaya hükmeden bir devleti almak, bir de uçsuz bucaksız topraklardaki mali ve ekonomik alanlarda egemenlik kurmaktı.


1910'lardan önce başlayan Macaristan Osmanlı öğrenci alış verişi, birçok Osmanlı gencinin Macaristan'da eğitim almasını sağlamıştı. Ekonomi, bahçecilik, seracılık, tekniker, mühendislik, madencilik, gibi belli başlı alanlarda Turan Cemiyeti vasıtasıyla öğrenci transferi gerçekleşiyordu.


"Macarların annesi Finler, babası Türklerdir" ifadesi, geçmişlerini arayan Macarların savundukları tezlerin başında geliyordu. Özellikle mitolojik karakterlerde Türk imgesinin çokça geçmesi, kullanılması kültürel bağ olduğu yönünde değerlendirilmiştir.


Macar araştırmacıların dikkat çeken diğer bir özellikleri de, Osmanlı devletini tüm toplumsal ve mali yönlerini en ince ayrıntısına kadar incelemiş olmaları. Günümüz için bile yapılması güç olan bilimsel araştırmalar, Macarların konuyu ne denli önemsediklerini gösteriyor.


Aksaklıkları tespit eden Macarlar, önerilerini de yine aynı ciddiyetle sıralamaktaydılar. Aynı zamanda Turan dergisinin sayılarında bu makalelere yer vermekteler.


Turancılık, Macarların tasavvur ettiği biçimde değil de, Türkiye Cumhuriyeti'nde farklı yaşandı. Tıpkı Macarların, Macar eksenli bir ulus düşüncesi gibi, Türkiye'de de geniş bir ulus olmak yerine daha çok Türkiye ile sınırlı ve yakın birkaç coğrafi ülkeyle birleşme şeklinde algılandı, bu yönde çalışıldı.


Turancılık günümüzde milliyetçi eksenli düşüncesinin yanında varlığını sürdürüyor. Genel olarak Türki Cumhuriyetleri ile birleşimi hayal eden kişilerle karşılaşmak mümkün. Turan Ütopyası sadece ütopya mı kalacak? Bunu beklemek ve görmek lazım. Ama günümüzde siyasi konjüktür buna pek de müsait değil. Gittikçe daralan sınırlar, etnik özlük ve biriciklilik Macarların dil ve etnik yönden değil de, coğrafik olarak geniş bir coğrafya anlayışına oldukça ters düşüyor..


İsmet Tunç

Meleklerin Bacaklarını Gözetleyen Büyük Bilgin: Takiyettin

(Takiyüddin; 1526-1585). Optik bilimin babası olarak kabul edilir. İstanbul’da dünyanın en büyük rasathanesini kurdu. Rasathane, 1580 yılında Kılıç Ali paşa tarafından yıktırıldı, yıkılışı ise denizden topa tutularak yapıldı. Gerekçe ise; söylentilere göre taküyeddin, meleklerin bacaklarını gözetliyordu.


Elimde daha önce de okuduğum bir kitap var. Emre Kongar’ın yazdığı ve Remzi Kitabevi’nin yayımladığı kitapta çok ilginç ve faydalı bilgiler var. Bilindiği gibi Kongar önemli bir sosyolog ve aynı zamanda iyi bir tarihçi de. Yani tarihi tarihçiden okumak farklı olduğu kadar, bir sosyologtan okumak da ayrı bir zevk doğrusu. Kitapta beni en çok etkileyen, Takiyettin’nin hikâyesinin anlatıldığı bölümdür. Zira arada bir karıştırdığım Focus adlı aylık popüler bilim ve kültür derisinin Ocak 2005 sayısında; “İslam Dünyasının Mucitleri” konulu dosyada da Takiyettin’den yanı sıra diğer bilginlerden de bahsedilmekte.


Takiyettin Mısır’da doğar, iyi bir eğitim alır ve kadılığa atanır. Kadı olduğun zaman 25 metre derinliğinde bir kuyu kazdırır ve gözlemlerde bulunur. Daha sonra İstanbul’a gelir ve ne olduysa Takiyettin’in İstanbul’a gelişinden sonra olur. Mustafa Çelebi’nin ölümü üzerine 1571 yılında müneccimbaşılığına getirilir.


Takiyettin, III. Murat’a, ünlü devlet adamı ve müneccimbaşı Uluğ Bey’in (1393-1449) kendisinden çok önceleri burçların ve yıldız kümelerinin durumunu belirten çalışmalarının yani horoskop’un eskidiğini ve yeni gözlemlerin yapılmasının gerektiğini belirten bir rapor verir.

Padişah yeni bir rasathane kurulması için rapor verir, Takiyettin, zamanın en ünlü matematikçisi ve müneccimidir artık.


Padişah III. Murat, sadrazamı Sokulu Mehmet Paşa ve ünlü bilgin Sadüddin Efendi’yi yeni gözlemevinin inşası için görevlendirir. Çalışmaların sorunsuz ve hızlı bir şekilde bitirilmesi için ayrıca ilgilenir.


İstanbul’da tophane sırtlarına kurulan gözlemevi, Avrupa’da bulunan ve hayranlık uyandıran gözlemevlerinden pek de aşağı kalmaz. Pek çok araç ve gereç Takiyettin tarafından bizzat üretilmiş, geri kalanı da tedarik edilmiştir. Böylece çalışmalar devam etmektedir.


Takiyettin’nin emrinde 15 bilim adamıyla çalışmalara devam etmekte, Müneccimbaşı olarak sarayda birçok kişinin kıskançlığını üzerine çeker. Onu çekemeyen çevreler de, onu alaşağı etmenin planlarını yapmaya çalışmaktalar.


1577’de gökyüzünde görülen bir kuyruklu yıldız uğursuzluk alameti sayılır. Daha sonra 1578 yılında veba salgını başlar. Bilindiği gibi birçok insan bu salgında hayatını kaybeder.

Veba salgını Avrupa’da Tanrı’nın bir cezası olarak algılandığı için pek çok kadın, ‘cadı’ ve pek çok Yahudi ‘dinsiz’ diye yakılmıştı. Osmanlı’da veba salgını Allah’ın bir cezası sayıldı ve sorumlu olarak da gökyüzünü inceleyen Takiyettin gösterildi. Hedef tahtasında gösterilen Takiyettin’in onca zaman harcayarak ve zahmetlerine katlanıp da elde ettiği çalışmaları heba olacaktı.


1579 yılında Veziri Azam Sokullu Mehmet Paşa da ölünce, Takiyettin en büyük destekçisini kaybetti. ve Takiyettin’i çekemeyen Sadüddin ve diğerlerinin gücü artmıştır. Şeyhülislam Kadızade, Padişah’a yolladığı mektupta “rasat icrasının, (gözlem yapmanın) eflakın (evrenin, Allah’ın) sırlarını öğrenmeğe teşebbüs mahiyetinde bir küstahlık olduğunu rasathane ihdas eden (gözlemevi kuran) devletlerin zeval bulduğunu (yıkıldığını) ” bildirir. Böylece gerekçe açıklanarak Takiyettin’nin rasathanesinin yıkım kararı da onanmaya çalışılır.


Bunun sonucunda padişah III. Murat, Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’ya hattı hümayun göndererek gözlemevini yıkılmasını emreder. Kılıç Ali Paşa gemileriyle bir gece tophane önüne gelir ve rasathaneyi yerle bir eder. Böylece Takiyettin, ilk büyük rasathaneyi kuran bahtsız kişi olarak tarihe geçer.


İsmet Tunç